2 Ekim 2009 Cuma

BİSMİLLAH

BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM, Kuran’ın deşifre edilebilmesini idraklarımıza ikna ettirebilecek tekniği ve’de Nur’u kendinde barındıran ve alemlerde eşi ve benzeri asla bulunmayan muhteşem bir ifade’dir. BİSMİLLAH’ın deşifresi başındaki ‘’B’’ harfinde olduğu gibi, Kuran’ın deşifreside BİSMİLLAH’tadır, onun için BİSMİLLAH ile başlarız okumaya.

BİSMİLLAH’ı deşifre edemeyen bilinçler Kuranı’da deşifre edemez, öncelikle anlaşılması gereken, bu kelimeye önce mana-yı harfi ile bakmayı denemeliyiz’ki, bu kelimedeki manayı hayatımıza uygulayabilme melekesi kazanabilelim. Biraz anlayabilmek için önce ‘’B’’ harfini baştan kaldırıp bir kıyıya koyalım, ne kaldı geriye .İSMİLLAH kaldı, ne demek bu kelime, tabiî ki (Allahın ismi) demek. Anlayacağınız gibi Allahın ismi , İSMİLLAH’ın başına konulan ‘’B’’ imiş gibi görünüyor fakat ‘’B’’yi anlamadan önce İSMİLLAH’ın başındaki ‘’İ’’yi anlamamız lazım. ‘’ İ ‘’ harfi Arapçada Elif’in yani ‘’A’’ harfinin altına konulan esere ile ‘’İ’’ olarak okunuyor, fakat ‘’İ’’nin aslı Elif’tir, yani ‘’A’’dır. Elif yani ‘’A’’ ise Allah’ın ZAT’ına BİR’liğine atıf olunur. Dikkat edilirse buradaki ‘’A’’ yani Elif harfinin önüne ‘’B’’geldiğinde, Elif yani ‘’A’’, ‘’İ’’ye yani İSM’E dönüşüyor İSMİLLAH oluyor, fakat buradaki ‘’İ’’ harfinin aslı Elif olduğuna göre, Elif harfi dahi Allah’ın birliğine ve zatı’na atıf olunduğuna göre, ‘’B’’ harfi nasıl oluyor’da Elif’i ‘’İ’’ye yani İSM’E, İSMİLLAH’a çeviriyor. BESMELE – İSM –İLE okunuyor. Yani ‘’A’’nın önüne ‘’B’’ geldiğinde ‘’A’’gizleniyor’da kendini İSME’mi dönüştürüyor diye düşünebiliriz. Sanırım ‘’İ’’ harfi’nin aslının, Elif harfi yani ‘’A’’ olduğu anlaşıldı, yani İSMİLLAH kelimesini şimdi’de ESMA-ALLAH şeklinde’de okunabileceğini görebiliriz. Şimdi BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM dediğimizde diyoruz’ki ( RAHİM ve RAHMAN olan ALLAH esma’sı ile,‘’B’’ harfindedir,) yani bütün isimleri idrak edebilecek olan TEK ve BİR ‘’B’’ilinçte’dir. ‘’B’’harfi Kuranda bilindiği gibi Elif’in altında bir nokta olarak gösterilmiştir’’.’’yani nokta’dır. Anlaşılacağı üzre ‘’B’’, ‘’B’ilen’i ifade eder ve bilen’dir. Yani senin bilincin yaşadığın bu Evren’de bir nokta’dır ‘’B’’ sensin. Şunuda belirtmek isterim’ki, şu anda yaptığım veya anlatmak istediğim şey BİSMİLLAH’ı deşifre edebilmek değil’de, bu sure’ye bakış açınızın, ‘’analiz ve sentez'ci’’ olarak bakmanız olması gerektiğini hatırlatmak istiyorum, çünkü öyle bakmayan bir beyin’in deşifre edebilme makinezması kapanır, dolayısı ile aklın aydınlanma yeteneği’de yitirilir. Toplumumuzdaki bireylerin, genelde düşünce yapıları’da nesnelleştrildiği (şey’lere dönüştürüldüğü) için, baktıkları veya algıladıkları bir şeyi olduğu gibi kabul etme alışkanlığı pekiştirilmiştir, bu yüzden bireylerin daha dikkatli olup kendi düşünce duvarlarını aşacak gücü, kendilerinde bulabilmelerini sağlayabilecekleri bir tekniği anlayabilmeleri açısından, BİSMİLLAH ve KURAN’da bizlere sunulan farklı bir görüşü fark etmeye çalışarak, toplumumuz insanı’nın derinlikli olarak kendine ve varoluş’a yabancılaştırıldığı bu ortamda, nasıl ‘’B’’en, yani KENDİ olabileceği düşüncesine biraz olsun katkıda bulunmaya çalışmaktır. Her neyse biz yine konumuza dönelim. Yani ‘’A’’nın önüne ‘’B’’geldiğinde ‘’A’’gayb olup ‘’İ’’oluyor. Bu, şu demektir. ‘’A’’ yani Elif’in (ZAT) önüne, senin ben’liğin geldiğinde Elif yani ‘’A’’(ZAT), isim olarak ‘’Ben bilincinde var olarak algılanıyor, demek’ki asıl olan ‘’B’’yani BEN bilinci. Fakat bu ‘’B’’ harfine ‘’B’’ATIN veya ‘’B’’ASAR sıfatı ile’de atıfta bulunduğunuzda ‘’B’’ harfinin, gizlenmiş olan ‘’A’’yani Elif harfinin yansıması olarak var olduğunu göreceksiniz. Burada ‘’B’’nin niteliği ve niceliğinin söz konusu olması, ‘’B’’ bilinmeden BİSMİLLAH’ın anlamı kuru bir hayalden başka bir şey olmaz, çünkü ‘’B’’harfi insan fıtratının insan tarafından mutlaka hatırlaması gereken Allah’a andı’nın hakikatı’dır ve’de kendi realitesini yaşayıp kavraması açısından çok önemlidir aynı zamanda tövbe’nin (Nasuh) sebebidir. ‘’B’’ Allah’ın Rahim olan Rahman ismidir, çünkü RAHMANİRRAHİM, Allah’ın fıtratıdır ve’de Allah kendi’nin RAHMAN ve RAHİM olduğunu bildirmektedir. Fakat kime bildirmektedir..? tabiî ki ‘’B’’ye, ‘’B’’nedir, sadece nokta’’.’’, nokta ise ‘’A’’nın yansımasıdır, nereye yansır’’A’’..? Tabiatı ile kendi dibine. Demek’ki ‘’B’’nin sesi ‘’A’’sız çıkmaz. Demek’ki ‘’A’’(Elif) olan RAHMANİRRAHİM, ‘’B’’olan ve ben dediğin senin bilincin’de, kendini kendine bildiriyor. (Ayrıca Allah.cc Kuran’da herkesi alın perçemlerinden yani bilinçlerinden yakaladığını bildirmiştir) Anlamalısın’ki ‘’A’’LLAH daima senin ‘’B’’ilincin’e hayat nefesini üflüyor ve sen zannediyorsun’ki ben yaşıyorum, ben biliyorum. Anlaşılacağı gibi ‘’B’’ harfi bir nokta’dır, nokta ise hiçbir anlam ve mana ifade etmemekle birlikte bütün ifade ve manaları kendinde toplaması hasebiyle cümlelerin veya kitabın sonuna konulur ve kitap tamamlanır. Nokta bir hiçtir ve hiçbir mana ifade etmemesi sebebi ile’de adem’dir yani yokluktur, bu ademi yani yokluğu var kılan ise BİSMİLLAH’taki ‘’S’’ yani SİN harfidir. Allah.cc bu SİN harfine YA-SİN diyerek Kuran’da MUHAMMED asm’a nida etmiştir, SİN harfi bilindiği gibi üç çentikli bir harf olup her bir çentiği EFAL- SIFAT- ZAT’a yani MUHAMMED’e işaret etmektedir. EFAL-SIFAT-ZAT hiçbir zaman ALLAH.cc’a nisbet edilemez, çünkü ‘’O’’kayıt altına alınamaz, mutlak olan ALLAH.cc, EFAL-SIFAT-ZAT nispetinde tecelli ettiğinde MUHAMMED adı ile anılır, MUHAMMED’in EFALİ – SIFATI – ZATI, (ALAH’ın EFALİ –SIFATI –ZATI demektir,) onun için MUHAMMEDİN adı ALLAH ile birlikte anılır. BİSMİLLAH’ın Arapça yazılışında ‘’B’’den sonra hemen ‘’SİN’’geldiği için ve’de, ‘’B’’, EFAL-SIFAT-ZAT’a yani MUHAMMED’e bağlandığı için ‘’B’’yani ben bilinci ADEM oluşunu görerek fıtratı’nı ve andı’nı ikrar edip ‘’B’’ benlik’te ölür ‘’A’’ LLAH ile dirilir yine kendi nefsi ile kendisi olarak. (Ölen kimseye YA-SİN okunması’da bu yüzdendir, çünkü MUHAMMEDİN bir adıda YA-SİN’dir). Bilindiği gibi ölene Anne adı ile telkin verilir, sebebi’de RAHİM sıfatı ile tecelli eden Anne’dir, RAHİM sıfatı olan Anne, topraktan yani Alemden yaratıldığı gibi Alem’de MUHAMMED’in ‘’RAHİM’’ sıfatından yaratılır, dolyısı ile Anne MUHAMMED =MUHAMMED Annedir (Cennet Anne’nin ayağı altındadır) Yani anlayacağın toprak rahmindekine tekrar, RAHİM olan şefaat etmektedir ve’de bu RAHİM’in babası ‘’B’’ harfidir, çünkü ‘’B’’ ADEM’dir; ancak kişi ölüm ile ‘’B’’edenin’de kalkabilirse ADEMİYET’inin ve kendi fıtratının ALLAH’ın fıtratı olduğunu görür anlar, yani kişi kendi fıtratı’nı kendisi bulur ve nasıl bir hayat’a kalkacağını öğrenir. Yani kendi fıtratı’nın HAK’kın fıtratı ve HAK’kın fıtratınında ezeli, ebedi olduğunu gerçekliyerek nokta’nın sonsuzluğunu tanır bilir. Yukarıda demiştik’ki ALLAH’ın fıtratı RAHMANİRRAHİM’dir, RAHİM olanı fark etiğinizi umarak birazda RAHMAN’a göz atalım. RAHMAN kelimesi’nin Arapça yazılışında yan yana gelen harfler RHMN’dir. RAHİM kelimesinde ise RHM’dir, burada fazlalık ‘’N’’ yani ‘’NUN’’harfidir. Arapça yazılışında ‘’NUN’’ harfide nokta ile belirtilmiştir aynı ‘’B’’ harfi gibi. ‘’B’’nasıl senin benliğin ise ‘’N’’harfide senin benliğini ifade eder fakat arada fark vardır ‘’B’’ yan çizilmiş Elif’in altında’ki noktadır, ‘’N’’ yan çizilmiş Elif’in üstündeki noktadır yani Elif kendi ZAT’ını iki noktaya yansıtmıştır alt ve üst olarak. Diyelim’ki ‘’B’’ erkektir ‘’N’’ dişi böylelikle ‘’BeN’’ kendileyince kendini bilsin, Nefsini tanısın ADEMİ tanımadan önce. Diyelim’ki ‘’B’’ yokluktur ‘’N’’ varlık böylelikle ‘’BeN’’ vücut mertebesine uzansın ve kendini bilsin, tabi ADEMİ bildikten sonra. Bazılarınızın Arapçada BeN yok ENE var dediğini duyar gibi oluyorum, hatırlarsanız ‘’B’’ nin Elif’in yasıması olduğunu söylemiştim kendinize göre bir daha düşünün neyse. Anlatmak istediğim RHM harfleri RAHMAN’dada, RAHİM’dede aynı manayı taşır ve ruh veren demektir, şayet sen vücud kabrinden kalkabilirsen RuHuM’da diyebilirsin, fakat ‘’NUN’’ ve ‘’B’’ harfinin kesiştiği nokta’nın ‘’A’’ yani ‘’ZAT’’ yani Elif olduğunu fark edebildiğinde senden eser kalmadığını irade’nin ve şuuru’nun Arş’ında RAHMAN’ın oturduğunu ve böylelikle RAHİM’den gelip RAHİM hayatı sürer iken, RAHMAN’ olan Zat’i ilmin gelip senin varığının atomlarını moleküllerini nasıl sıfırladığını yani Allah dağa inince dağın nasıl toz duman olduğunu ‘’MİM’ ‘leyebilirsin, Böylece BSM’yi yani BİSMİLLAH’ın BİSMİ’sini okumuş olursun ve okuyanında ALLAH olduğunu fark edip BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM dediğinde ALLAH.cc’ın kendi fıtratı’nı kendine ilan etmekte olduğunu fark edersin. Aslında her yerde olan Allah.cc niye dağa yani vücuda insin’ki ? inmez, inmemiştir’de, sen bilmeden önce’de dağda, vücutta idi, Kuran’da RAHMAN arş’a istiva etti diyor..! ALLAH.cc istiva etti demiyor, RAHMAN istiva etti diyor, EFALİ –SIFATI-ZATI ile HAK’kın yüzüdür RAHMAN. ‘’O’’ hiçbir zaman HAK’tan ayrılmaz, sadece bir an perdesini kaldırıp kendi yüzüne bakmıştır, (BEN yani ENE, ilk olarak RAHMAN’ın yüzünü görmüştür) ve böylelikle akıl ve irade’nin ARŞ’ında RAHMAN istiva etmiştir. Böylece RUH’un ÖZ’üde RAHMAN’a bağlanmıştır. Artık terazi dengelenmiştir RAHMAN rezonans ve titreşimlerini sonsuz olan nokta’lara iletmiştir böylece toprak ADEM, Nur ADEM ile tanışmıştır. ‘’NUN’’Nur ADEM’in HAK olduğu görüldüğünde, toprak ADEM ise ‘’B’’İSM. olduğunu öğrenip, fıtratının HAK’kın fıtratı olduğunu bilerek şeksiz ve şüphesiz olarak derki… BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM.
(s.oztas)
http://inshu.tr.gg/

İNSHU

İNSHU - 01
İnsan göklerdeki bu insanı taşımalıdır, İnshu sonsuz yaşamın insanıdır

Bismihi-Subhanehu, ve inmin-şey’in illa yusebbi-hu, bi- hamdihi.

Bediüzzaman hazretleri diyor’ki,’’ Bir tek Zat-ı Müşahhas, muhtelif ayine’ler vasıtası ile külliyet kesbeder. Bir cüz-i’yi hakiki iken, şuunatı kesireye malik bir külli hükmüne geçer.
Evet nasıl cismani şeylere cam ve su gibi maddeler ayine olup,
cismani bir tek şey, o ayinelerde bir külliyet kesbeder. Öyle’de; Nurani şeylere ve ruhaniyata dahi, hava ve esir ve alem-i misalin bazı mevcudatı, ayineler hükmünde ve berk ve hayal süratinde birer vasıta-i seyrü seyahat suretine geçerler’ki o nuraniler ve ruhaniler, hayal sür’atıyla o meraya-yı nazifede ve o menazil-i latifede gezerler. Bir anda binler yerlere girerler.
''(Sözler-32.söz-2.ci mevkıf-2.ci maksat)''

Evet aynen öyle; Allah.cc. dilerse dilediği şahsa, bir manevi vucud giydirebilir. Misali ve ruhani olan bu manevi vücud-u ekmeli yani İNSHU’yu dilediği şahsa mesh edebilir. İnsanın akıl, rüya, duru rüya, şuuraltı rüya, hayal alemine düşen manalar, altıncı his, ilham, vahiy ve farklı boyutlardaki varlıklarla zamanın bütün dilimlerinde yakından alakalı olması dolaysıyla, insanın genetik yapısıyla birlikte gelişen nefse son derece bağlı olan ruh’unun hürriyeti için, tüm varlığın varlık sebebi olan İNSHU ile, Allah.cc’a yöneltilmesi kolaylaştırılır. Bir yönüylede insanın evrendeki tüm külli kavramların başlangıçları olan İsm-i batın’lara ulaşıp anlayışını kuvvetlendirmek içindir’ki, İNSHU dönüşümün zincirini takip eden en son ve başlangıç olan nokta’dır. Yani Hakaik-i ilahiye’nin toplu bir aynası, evvel, ahir, zahir ve batının merkez noktasıdır. O’ Akl-ı kül’dür, Hazreti Ruh-u Muhammedi (Aleyhisselatu vesselam)’dır. Ki’bu İlahi ilmlerin başlangıcı olduğu gibi, yaşadığımız ve yaşayacağımız tüm Alemlerin’de başlangıcı’dır, Yani Cenab-ı hak’kın, muhabbet-i zatiyye-yi subhaniyye’sinin sırrı aşkının mazharı’dır. Zahir ve Batın’da yani tüm Alemlerde, bütün balşangıçların’da başlangıcı’dır ki’ İNSHU Hakk’a vuslat’ta en emin bir vesile ve rehber’dir. O Nur-u azam’dır, bütün ruhi, misali, cevheri ve cesedi olan tüm varlıklar, varlıklarını ve ışıklarını ondan alırlar. O Rehber-i küll’dür, O’’Ama’’ üzerinde zahir olan ve hiçbir zaman önünde durulamıyan, vede tüm güzellerin güzellik’lerini aldıkları mukteda-yı ekmel-ü kainat’tır. O Nakş-ı ilahinin ilk gölgesidir, bir beyan-ı nebevide Hazreti peygamber Aleyhissalatu vesselam ’’Allah.cc’ın ilk yarattığı benim nurumdur’’ ve yine başka bir beyan-ı nebevi’de, ’’Allah.cc beni kendi nurundan müminleride benim nurumdan yaratmıştır’’buyurmuşlardır. Evet safiyet-i deruni bir anlayış ile bu manevi varlığı düşleyebilenler, düşünebilir, anlayabilir, görebilir, isimlendirebilir. O nur, ilim ve emr-i ilahi’nin peygamerlerine ve resullerine tanıttığı manevi bir mecmua’dır, O müminlerde beliren, muhteşem ’’Hazret-i ruh-u muhammedi aleyhi ekmelü tehaya’’ efendimiz, aleyhisselatu vetteslimat’ın, ayinedarlık ettiği, Hazret-i Zat-ı tela’nın Hakikat-ı Kabe’sinin mazharının mazharı olması nedeniyle, vede Nakş-ı ilahi’nin, ilk cihet-i tamami’si olması sebebiyle ve bu toplu manaların toplu anlaşılması bakımından kısaca ( İNSHU ) denmesinin bir mahzuru olmadığını düşünüyorum,

Subhanallahi Azizül Hakim
Göklerin ve yerin melekütuna ve Allahın yarattığı şeylere bakmıyorlarmı (A’raf suresi:185)

Işık ile karanlığı birlikte bulunduran Allah.cc. Bu hali ile Nur olarak isimlendirilir. Ona, tevekkül-ü tam bir aşkla bakıldığında ışıktan karanlığa doğru uzanan ve hiç bir şeyi olmıyan, mavi bir feza olarak algılanır. Bu mavilik Aşk’tandır ve vücudumuzun vermiş olduğu tesirdir. Burada görüş son derece net ve berraktır, daha önce hiç bu kadar berrak olmamıştır. Vücuda bağlı Nefs diye adlandırdığımız ben burada ruh olmuştur ve Allahtan başka hiçbir şeyin olmadığına şahit olmuştur. Fakat yine’de ben, bu halde dahi ben’dir, ama hiç bir şeyi hiç bir azası olmayan, (ruh bir ben). Buraya kadar yükselen bir ruh, işte o anda İnshu ile mesh olmuştur. İnsanın başlangıcı olan hikaye burada başlar, yani Tecelli..! Allah.cc.’ın emri olan, Suret-i insan yani İNSHU ona olan Aşk’ımızın eseridir. Bu aşk bize vücudumuzun verdiği şeydir ve nefs’e hiç olduğunu göstermiştir. Bu tecelli’de Hakikat-ı Muhammedi, bir hikmeti İlahi ile bu, bu zamanda İsa-Mesih Aleyhisselam’ın sıfatlarının gereği, (mesh ederek) zahir olmuştur. Vücudumuzda hükmeden yani işleyen Allah.cc. olduğuna göre, burada Gören’de görülen’de O’dur. Nefs bir şey görmemiştir nefs hiçtir, sıfırdır, yok olmuştur nasıl görsün’ki. İnsan, kalb ve ruh latifeleri ciheti ile, bazen Alem-i emir’e Allahın.cc. müsadesi ile bakabilir, ve bakmış’tırda. (Alem-i emr)’de ise, madde ve ölçü yoktur. Bu alemin latifelerinin asılları, kökleri ancak arşın dışında görülebilir. Arşın dışı, maddesiz, hacimsizdir. Bunun için, Alem-i emr’e (La-mekani) yani mekansızlıkta denir. Veya (İmam-ı mübin) diye’de adlandırılır, yani kader defteridir. Zerrelerden galaksi’lere kadar bütün varlık, bütün sistemler, buradan yola çıkar buradan yaratılır. Geçmiş ve geleceğe aynı anda bakan, gayb’tır.
Bediüzzaman hazretleri bu konuda şöyle der ’’İmam-ı mübin ilim ve emr-i ilahinin farklı bir ünvanıdır alem-i şehadetten ziyade alem-i gayba bakar’’ demişlerdir. Yani şimdiki zamandan ziyade daha çok geçmiş ve geleceğe bakar. Evet içinde bulunduğumuz alemi meydana getirmiş olanlar ise bildiğiniz gibi katı, sıvı, gaz veya enerjilerdir. (Bunların asılları’da Kitab-ı mübin’dedir). bu halk edilmiş olanlar enerji ve maddelerden yaratılmış olup zamanlı ve hacimlidirler. Bunlara (Alem-i halk) ya’ni ölçülebilen alem’de diyoruz, bunlar yokluk ile vücudün birleşmesinden meydana gelmiştir, yani yaratılmış herşey Kitab-ı mübin’e bakar,anlaşıldığı gibi Kitab-ı mübin’ şimdiki hazır zamana nazırdır. Ve’de kudret defteri hükmündedir. Sevgili, nasipli Allah yolcusu yaradılışında şayet Muhammedi ise, Alem-i emrin mertebelerini geçtikten sonra, bunların Kitab-ı mübin’deki asıllarını’da seyredebilir. Ya’ni ilerleyip, bu asıllarında sonuna kadar gelebilir. Bunların’da sonu İmam-ı Mübin’e bakar. Böylece imkan dairesini bitirmiş olur. Ve Veli esma'sının, mazharına ulaşır bu Allahın seçmiş olduğu kullarına dünyada iken yolun en başındada verilebilir, ve bundan büyük nimet olamaz. Peygamberlerin gölgesi altında bulunan Resüllük hazret’i mirasçıları sadece bunlardır. Miras olarak resüllük bunlara kalmıştır, İNSHU gölgesi bunlara vurmuştur, bunlar Kadir gecesinin yıldızlarıdırlar. Resul’ler bu gün içinde bulunduğumuz hazır zamanda, daima mevcutturlar, içlerinde kadın olanlarda vardır. Onlar Melekut-ü Akliye vede Vusat-i Kalbiye’leri ile Nefs-i natıka-i külliye’nin kudsileridir’ler. Her zaman vardır’lar, birinin vefatı ile Allah.cc. hemen onun yerine birini koyar, hiç bir zaman eksilmez’ler. Şimdiki hazır zamanımızda bulunan bu Resuller, bilinmelidir’ki katiyyen peygamber değildirler.

Doğruluğunuz, bildiklerinizi kat kat aşmadıkça, göklerin egemenliğine giremezsiniz

İNSHU peygamberlik velayetinin mazharı’dır. Bu Ahirzaman’daki kullara, Allah.cc.’ın en büyük nimetidir.
Bu nimete sadece Ahirzaman ümmeti ulaşır, Yani bu asrımızda tecelli edecek olan bu velayet, anlaşılmalıdır’ki mutlaka
velayet-i nübüvvettir, bunlar bu velayet-i nübüvvet’in şahs-ı manevisinin temsilcileridir, evet Resul’ler bunlardır. Peygamberler, büyük melek’ler ve bu resul’ler’den’ başka, bütün mahlukatın başlangıçları, gölgeler dairesinde bulunur, bu gölgeler isimlerin ve sıfatların tafsilleridir. Mesela ilim sıfatının parçaları vardır, bu parçalar, birer birer bu sıfatın gölgeleridirler. Bunlar peygamberler ve resuller’den başka, sadece insanların başlangıcıdırlar. Fakat peygamberlerin, büyük meleklerin ve bu resul’lerin başlangıçları, bu parçaların asılları, bütünleri olan isimlerdir. Mesela, ilm, kudret ve irade gibi sıfatlardır. Birçok peygamber ve resul’ün başlangıcı, tek bir sıfat olmasına rağmen çeşitli bakımlardan’da birbirlerinden ayrılırlar. Mesela, Muhammed aleyhisselam’ın başlangıcı ilim sıfatıdır. Yine bu ilim sıfatı, başka bir bakımdan, İbrahim aleyhisselam’ın da başlangıcıdır. Yine bu sıfat, başka bir bakımdan da, İsa ve Musa aleyhisselamın’da başlangıcıdır. Ve’de Hakikat-ı Muhammedi, (Taayyün-ü evvel)dir yani başlangıcında başlangıcı olup, İnsan-ıkamil’in bulunduğu yerdir,buna vahdet’de denmektedir, bu vahdet bütün dairelerin merkezi topluluğudur. Fakat insanların başlangıçları, isimlerin ve sıfatların ilimdeki suretleri, görüntüleridir. İlimdeki varlık, kendisi değil, kendinin gölgesidir, görüntüsüdür. Bunun için, ilimdeki bu suretler, isimlerin ve sıfatların gölgeleri gibidir. Fakat bu daire yinede gölgeler dairesinin çevresi ve merkezidir, fakat asıl daire değildir. Yani bu gölge dairesi başlangıç değildir. Bu merkezin açılmasını, ya’ni çevresini vahidiyyet sanmamak lazımdır. Yani gölge dairesinin üstü olan isimlerin ve sıfatların dairesini, başlangıçlara bağlılığı olmıyan Zat-ı teala sanılmamalıdır. Çünki isimler ve sıfatlar, zatın kendisi gibidirler ve zattan ayrı ve başka değildirler. Bunun için, gölge dairesinin üstü, yani isimlerin ve sıfatların mertebesi, zatın kendisi gibi olur. Halbuki, sıfatlar zat’dan ayrı olarak var olduklarından, ismlerin ve sıfatların dairesi, Zat-i teala’dan ayrı olarak anlaşılmalıdır, sıfatlar zatın kendisi değildir.(dikkat gerek.!). Evet biz tekrar esas konumuza dönelim, Bediüzzaman hazretleri bir ifadesinde,’’Şu kainata büyük bir kitap nazarıyla bakılacak olursa Peygamberimizin Alehisselatu vesselam’ın nur’u o kitabın katibinin kaleminin mürekkebidir eğer o alemleri bir ağaç kabul edecek olursak, O’nun nur’u kainatların hem çekirdeği hemde semeresidir’’Bu itibarla O’nun nur’u tüm kainatların ve tüm varlığın Ruhu’dur. Evet Hakikat-ı Muhammed’i, asıl addedilen bütün dairelerin merkezi olup, isimlerin ve itibarların topluluğudur. İşte bu dairede isimlerin ve sıfatların yayılması, asıl vahidiyyet mertebesidir, vede İNSHU bütün bu isim ve itibarların hepsinin toplu adıdır. Ve bu anlattıklarım, bilmelisiniz’ki ism-i zahirin açıklanmasıdır. herkes tarafından anlaşılabilir. Bu yürümek için lazım olan bir ayak gibidir, mukaddes aleme yürümek için lazım olan ikinci ayak ise ism-i batın’lardır.

Subhanallahi Azizül Hakim

Rab’bin önünde dua ettiğinizde iki yüzlüler gibi etmeyin,
Bu o dar kapıdan geçmenin sırrıdır

İsm-i batında seyr de, her ne kadar isimlerde seyr olsada bu seyr, Zat-ı teala ile ilgilidir. Bu isimler, Zat-ı tealayı örten perdeler gibidir. Mesela, ilim sıfatında Zat-ı teala hiç akla gelmez. Alim ismi ise, sıfat perdesi gerisinde, Zat-ı tealayı bildirmektedir. Çünki alim, ilim sahibi olan zattır. O halde ilimde seyr, ism-i zahirde seyrdir. Alimde seyr ise, ism-i batında seyrdir. Bu Resul’ün İnshu-Mesih ile insan’ı kutsamasından sonra anlaşılır. İsm-i batınla ilgili olan isimler, meleklerin başlangıcı, (mebde-i ta’ayyünleridir). Yani demek istediğim, kutsamadan sonra kutsanan insanda tecelli eden her mana, her tecelli, her bilgi, resul’un kalbinden, kutsanan insanın kalbine, ve resulün kalbinde’ yaratılan İnshu-melek vasıtası ilegönderilir, İsm-i zahir ile İsm-i batın, ilim ile alim arasındaki fark gibidir. İlim ile alim arasında çok fark vardır. Söylemesi yakın, hakikati çok uzaktır. Mesela Me’aric suresinin 4.cü ayetinde mealen, (Melekler ve Ruh oraya ellibin senelik bir günde çıkarlar) buyurulmaktadır’ ki, buradan bu mesafeyi anlamaya çalış. Böyle olmakla beraber, Allahü teala’nın Resul’lerinin ihsanının cazibesi ile, bu uzun zamanlık iş, göz açıp kapama gibi kısa bir zamanda yapılabilir.

Allah ile yapılan işlerde zorluk yoktur!) vede (Zorluk ile birlikte kolaylığı halkeden Allahtır.cc. Evet beka denizlerini, bir şişeye doldurabilecek kudret Allah.cc'a güç değildir böyle bilinmelidir. Hadis-i şerif’te SAV. (Meleklerin bir kısmı ateşden ve kardan yaratılmıştır. Bunlar, ateşle karı birarada bulunduran Rabbimizde hiçbir noksanlık yoktur derler).
Bu itibarlar, müsbet ilimlerde birbirlerinden ayrılırlar. Hadis-i şerif’ten anlaşılacağı üzere. Melekler yani bu nurani varlıklar ateşe, kara yani cisimlere tesir edebiliyorlar. Anlamalısın’ki resulun dilemesi ve'de, tabiki Allah.cc’ın takdiri ile, resulun kalbinde yaratılan şüunat-ı ve feyz’leri melekler insanların kalb’lerine aktarırlar. İnsanlarda bundan sonraki biliş ve görüş, artık ilm-i huzuri ile ilgili olur’ki işte bu letafet-i anlayış ve bilgi olarak tecelli eden zuhurat, İsm-i batın’lar’ın anlaşılması, vede yaşanması demektir. Evet İNSHU-MESİH ile insan, bu huzurun, bu görüşün, bu bilişin, başlangıcına ve ruhuna ulaşmış olur .

Örtülü olupta açılmıyacak gizli olupta bilinmiyecek Zat-ı teala’dan başka hiçbirşey yoktur.

Zati itibarlar, Zat-ı teala’dan hiç ayrı değildirler ve ilm-i huzuri ile bilinirler. Çünki bu durumda, ilim, bilinen şeye salt olarak bağlanır. Başlangıcın’da başlangıcı olan, bu kutsal Teceli-i inshu’da, peygamberlerin ve meleklerin bütün makamları vardır. Mele-i ala denilen meleklerin yükseklerinin ( Velayet-i ulya )’sının’da sonu bu makamdadır. Hakikat’ı Muhammediyye’ye başlangıcın evveli denilmesi, bu başlangıcı evvelin gölgelerinin merkezi olduğu içindir. İsimleri, sıfatları, şuun ve itibarları kendinde topladığı içindir. İnsanı meydana getiren parçalar içinde, bu derecelere yükselen, tabiatı ile toprak maddeleridir. İnsanın kendi vücudunun verdiği şeydir. İster alem-i emirden olsun, ister alem-i halkdan olsun, her parça, bu makamda, kendi toprağının yolunda ilerler. Onun yanı sıra, bu Tecelli-i inshu ile şereflenirler. Toprak maddeleri Melek ve Cin’lerden hariç yalnız insanda bulunduğundan, insanlardan İnshu’ya ulaşanlar, meleklerin üstünlerinden’de daha üstün olurlar. Toprak maddelerinin kavuştuğuna, hiçbir Melek ve Cin kavuşamamıştır. Bunun için resule kavuşan her insan cismani olarak vücut mertebesinde Hak’ka en yakınlığa erişmiş olur, Ayet-i kerime’de bildirilen (Kabe-kavseyn ev edna)’nın içyüzü, zahiri olarak meydana çıkmış olur. Sübhanallah! İnshu’dan ileri atılacak hiç bir adım yoktur, buraya kadardır. Kul rab’bine ulaşmış’tır, rab’de kuluna. Kulluğun en yüksek bir mertebe oluşu’nun nedeni, rab ve kul’un dünya’da iken yüz yüze gelmesi ile her şeyin ahirete dönmüş olmasıdır. Artık iş ahirete kalmıştır, resul vasıtası ile kul Rab’bine yani (İNSHU)’ya ulaşmış olur. Kulun rab’bine kavuşması, resule Kavuşmakla gerçekleşir. Bundan başkasının adem, yani yokluk olduğu anlaşılmalıdır. Allahü teala, her düşüncenin ötesindedir. Zat-ı teala, ötelerin ötesi dediğimiz, hatta onunda ötelerinin ötesidir, biliniz’ki bu durum Dünya’dada, Ahiret’tede böyledir. İnsan için İNSHU ulaşılacak en son noktadır, O yaratılmış ve yaratılacak olan tüm varlığın sebebidir ve terbiye edicisidir yani rabbi’dir. Allah-u teala, Ruh-u Muhammedi ekmelüttehaya hazretleri hakkında,( Habibim seni yaratmasaydım kevn-ü mekanları yaratmazdım) buyurmuşlardır

Subhanallahi Azizül Hakim

Yakın olan Allah cc. bize çok uzaktır, ona yetişiriz sanmak ne kadar tuhaftır.

Uzak demekle, arada perdeler var sanılmasın! Çünki bütün perdeler aşılmış, hiç bir perde kalmamıştır. Uzaklık, büyüklüktendir. Anlaşılamaz, kavranılamaz. Bulunamaz. Allahü teala’nın varlığı, her mahluka çok yakındır, anlamaktan, bulmaktan çok uzaktır. Evet, seçilmişlerden çok az kimseyi, Peygamberlerin yanı sıra, kudsilik perdelerinin içine alırlar, onlara yapılan ihsanlar bilinemez. Bu işler, yalnız insanın (Vahdani bütünlüğüne) olur. Bu bütünlük, Alem-i halk ile, Alem-i emrin hepsinden meydana gelmiştir. Bununla beraber, hepsinin başı yinede toprak maddeleridir, bundan ötesi ancak yokluktur. Çünki, dışarıda ve ilimde olan varlıkların mertebeleri geçildikten sonra, bunların tersi olan adem, yani yokluk hasıl olur. Allahü tealanın kendisi, bu varlıkların ve adem’in yani yokluğun’da ötesidir.
O makamda adem yani yokluk bulunmadığı gibi, varlıklar’da yoktur. Çünkü tersi adem ve yokluk olan bir vücut, Zat-ı ilahiye layık olamaz. O mertebede vücut demek, tersi ve karşılığı, adem olmayan yani yokluğu olmıyan vücut demektir. Bir hadis-i kudside Hazreti peygamber aleyhisselatu vesselam (Allah vardı ve beraberinde hiçbir şey yoktu ) buyurmuşlardır. İnsan gücünün ve aklının ölçemiyeciği Allah-ü teala, kendi Zat’ı ile vardır. Ve Ondan başka herşey, onun var etmesi ile, var olmuştur. Fakat kendisinin sıfatları vede işleri onunla birdir. (Yani, hiçbirşey, hiçbir bakımdan, Allah-u teala’ya benzemez.) Varlıkta benzeri ve ortağı olmadığı gibi, hiç bir bakımdan misli’de yoktur. Benzerlik yalnız isimlerde ve kelimelerdedir. Onun sıfatları da, işleri de, kendi gibi, akıl ile anlaşılamaz, anlatılamaz ve insanların işlerine, sıfatlarına hiç benzemez ve uymaz.(Bilindiği gibi Onun sekiz subuti sıfatı vardır bunlar, Hayat, ilim, İrade, Kudret, Sem, Basar, Kelam ve Tekvin sıfatlarıdır) Allahu teala’nın, Zat’ında, vede sıfatlarında vede bu fiillerinde değişiklik olmaz. Hareketlerin, işlerin olması vede herşeyi yaratması, Onun zatında, sıfatlarında, fiillerinde değişiklik yapmaz. Allah-u teala.cc. Ganiyyümutlak’tır. Ya’ni, hiç bir şey için, hiç bir şeye muhtaç değildir. Ne kendine, ne sıfatlarına, nede fiillerine, hiç bir suretle hiç bir şey ona lazım değildir. Varlıkta muhtaç olmadıkları gibi, zuhurda, yani belli olmakta da, ihtiyaçları yoktur. Ez-zariyat suresinin; 56.cı ayetinde ( Cinnileri ve insanları, ancak bana ibadet etmeleri için yarattım) Kelam -ı ilahi’si gösteriyor ki, cinnilerin ve insanların yaratılması, Allah-u teala’yı tanımaları içindir’ki bu, bunlar için şeref ve saadettir. Yoksa, Onda birşey artması veya bir şey kazanması için değildir. Allah-u teala hiçbir şeye muhtaç değildir. Onun ( Bilmek için ademi bilinmek için alemi yarattım ) demesi, muhtaç olduğundan değil, yaratmış olduğu Hakikatı Muhammedi’sinin kendi kemal mertebesinin nereden geldiğini, Adem.asm’a göstermiş olmasının ve varlıkların daima ona muhtaç olduğunun vede zaruri olarak Zat’i sıfat’larının ilk belirtisi olan Hakikat-ı Muhammedi’sinin Kulluktan ve bu kulluktan başka, hiç bir mertebeyi, kabul edememesinden dolayı, yani Zat-ı Teala’dan sonra ilk fert olması nedeniyle, vede Zat-ı Teala ile birlikte olup, Zat-ı Teala olmamasına rağmen, fakat her an Zat-ı tela’ya mülaki olması ve Zat-ı teala'nında her an ona mülaki olmasına binaen, tüm meleklerin ve cinlerin bu en yüksek kulluk hakikatı olan suret-i insana’a İNSHU yani (Hakikat-ı Muhammedi)’ye, Kulluktan başka, hiç bir şeyi kabul edecek, durumları kalmamıştır. Evet Resul’lerin ve Peygamber’lerin Rabbi olan bu Zat-ı sıfat-ı insan’i İNSHU’dur. İNSHU sadece Resul’lerin ve Peygamber’lerin Rab’bidir. Çünkü Rab terbiye edicidir terbiye etmek ise, bir vücut’ta görülen ve görülmiyen şey ile olur. Görülen İNSHU’nun zahiri yönü Hakikat-ı Muhammedi, batını ise Zat-ı teala’dır .Bu yüzden bütün Peygamber’lerin ve Resul’lerin terbiye edicisi Allah.cc’tır. Fakat Alem’lere rahmet olan Peygamberimiz.sav Efendimiz. Dünya’ya kendi Hakikat-ı Muhammedi’si suretinde gelmiştir. Zahiri sureti, çocuk’luğundan ihtiyar’lığa kadar değişmiş olsa bile, batıni sureti olan Hakikat-ı Muhammedi ebediyyen değişmiyecektir. Bunun için, onu gören, ona tabi olan her Sahabe’de Resul sayılır. Peygamber ( Aleyhi ekmel’üt Tehaya ) Efendimiz, (Benim sahabilerim gökteki yıldızlar gibidir hangisinin peşinden giderseniz hakikate ulaşırsınız. ) demişlerdir. Evet insanları hakikate ulaştıranlarda Resullerdir. Anlaşolacağı gibi, bu yüzden her Resul’ün mesleğide Sahabe mesleği olmuştur. Bu gün her Resul’de Sahabe hükmünde’dir, O güzeller güzelini zahiri özle görmeyip, batıni gözle, yani Hazreti Peygamber.asm ebedi sureti olan Hakikat-ı Muhammedi’yi yani İNSHU’yu gördükleri için, kendilerine Sahabe değil, Resul demek doğrudur. Allah-u teala Meryem suresi / 87’de (O gün Rahman olan Allahın nezdinde, söz ve izin alandan başkalarının şefaate güçleri yetmeyecektir.) diye bildirdiği ayette, evet bu sözü ve izni alanlar sadece Resul’lerdir.
Yine Allahu teala Ali imran suresi /101’de
( Size Allahın ayetleri okunurken,
üstelik Allah Resulü’de aranızda iken ,
nasıl inkara saparsınız ) diye ikaz ediyor.
Hakikat-ı Muhammedi’ye İNSHU dememin sebebi. Onun Kabe’nin hakikatı ile birleştik’ten sonra, Hakikat-ı Ahmedi ismini almasının vede bu ismin Ahirzaman’da gelecek olan ,Hz.Mehdi. ve Hz.İsa.asm’ın batını’nında aynı Hakikat-ı Ahmedi olduğu içindir. Bu güne kadar İNSHU ismi’nin, Tasavvuf ıstılahında duyulmaması ve Ehli Sünnet Alimleri tarafından bahsedilmemesinin sebebi, Sahabe’den ta, Hz.İsa ve Hazreti Mehdi Aleyhisselam’a kadar hiç bir kimsenin, bu kendine özgü, vede Hakikat-ı Ahmedi’den yüksek olmayan, fakat sadece, Ahirzaman ümmetine nasib olacak Velayet-i Nübüvvet olan
İNSHU tecellisini hiç bir kimsenin isimlendirmemiş olmasındandır. Allah.cc’ın insanlar üzerinde üç Ruh’u vardır, bunlar Ruh-ul Emin, Ruh-ul Kudüs, ve Ruh-ul Emir’dir. Ruh-ul Emin’in yeri kalb’in üst kısmındaki boşluktadır, vahiy ve ilham’ı alan bu ruh’tur. İndirilecek olan kelamın veya ilhamın ilk mertebesidir, İNSHU bu kelam ve ilhamın manalarını bu uh ile insanlara ulaştırır. İnsanların manalı ve mantıklı konuşması, buradan olur. İkincisi Ruh-ul Kudüs’tür’ki, bunun yeride kalbin orta oşluğundadır, Levh-i Mahfuz’dan yansıtılan nur’ların yeridir, aynı zamanda akıl ve işitme yeridir. Allah-u teala Beyin ve kulaklara tesir etmek istememiştir. Levh-i Mahfuz’dan gelen nur’ların bunlara tesir etmesini istemediğinden, sadece ruhun hissedip anlaması için, kalbin bu orta boşluğunu uygun görmüştür. Burası düşünme ve hatırlama yeridir, aynı zamanda huzur ve hayal yeridir. Üçüncüsü Ruh-ul Emir’dir’ki bunun yeride kalb’in alt boşluğudur, burası en ince ve en önemli yerdir. Burası daima halden hale dönüp, çalkalanan gizlilikler, güzel hikmetler, nur ve akıl terazisinin olduğu yer’dir. Burada öyle bir göz vardır’ki bu göz, yukarı Melekut ve Ulvi Alem’in az veya çok, gerçek ve gizli yönlerini gören, İlahi Nur’lar ve İlahi Huzur’a bağlı güzellikleri seyreden en kutsal yerdir. Allah-u teala buraya değinerek (Gören gözler kör olmaz, fakat kalpler (şuur) kör olur) buyurmuşlardır.
İNSHU'nun görüldüğü şuur boyutu burasıdır. Bu anlattıklarım kalb’in iç kısmına (şuur) aittir, tabii’ki kalbin dış kısmıda, (zeka) nefse ait olan nesnel ve fiziksel algılamaların yeridir, madde alemini görüş buradan olur. Tabi bu anlatılanlar, İbadet ve zikir ile. Ruh mertebeleri çalıştırılmaz, yani Nefs-i riyazat ve Mücahede’ler yapılmaz ise kalb yani basiret kör olur. Bu anlatılan şeyleride maalesef siddim sene anlayamaz. Kişi Rabbani akıl ve Ruhani Ruh’a sahip olabilmek için, Resul’lerden yardım taleb ederek İNSHU’nun feyzi bereket’i, yani Resul’ün üflemesi ile bu manaları anlayabilecek ve çözebilecek ve İlahi maksada ulaşabilecek hale gelebilir, yani ona kolaylık ihsan edilmiş olup, Keşfi açılabilir. Keşif hareketi , Hak teala’nın söz verdiği alemlerde, Ruh’ları yarattığı ilk An’dır. Aynı An’da aklın bu alemde, Allah.cc’a hitap etmesidir. İşte bu keyfiyet daha dünyada iken başlangıcın’da başlangıcıdır, kişi Resul’ün önünde İNSHU ile karşı karşıyadır, İNSHU Rahimi bir gerçek olmasına binaen, Resulün şahsında, Rahmani hakikat olarak tezahür etmiştir. Zahiri Rububiyyet suretine eklenmiş olan nefes veya üfleme ile, insan zamansız ve mekansız olan Zat’ın yani İNSHU’nun zulmet perdelerini yırtmasına müsaade eder. Ve böylelikle uzun riyazet ve mücahede zamanını atlayarak başlangıcın’da başlangıcı olan’a ulaşılmış olur. Resule bağlı kalındığı ve O daima sevildiği müddetçe, İNSHU’nun ilham ve şüunat’larına, vede feyz-ü bereket’lerine kavuşulmuş olur. En kısa zamanda şeriatın hakikatine ulaşılmış olur, artık ibadet ve taat’ler zevk haline gelmiştir, insan daimi zikre ulaşmış olur. İnsanlar için bundan büyük nimet olamaz resul’e ulaşamayan hiç kimse Cennete giremez. Resul’ler gözcülerdir, onlar Allah.cc’ın gözleridir. Resule ulaşamayan hiç kimse, Kuran’ın ve kendinin hakikatını bilemez, Secde etmenin ve Namazın mahiyetini hiç bir zaman anlayamaz, bir ömür boşa gitmiştir. Şeriat-ı Garra, İNSHU’nun koruyucusu ve bekçisidir, Resul’ler Şeriat ile gelirler, Şeriat ile hükmederler ve Şeriat’i emrederler. Çünki İNSHU en mükemmel şekilde Şeriat ile korunulur. Resul’e ve İNSHU’ya ulaşamayan Şeriat’i tamalamış sayılmaz İnsan’lar İbadet ve Taat’ler ile, sona çok yaklaşmış ve sona çok az bir şey kalmış olsa bile, bu İNSHU hakikatını anlamadıkları, tanıyamadıkları için, Din-i İslam’ı tamalamış değillerdir, çünkü istenilen hedefe varılmamıştır. Fakat ne mutlu O Resul’e ulaşanlara’ki, kurtuluşa ermişlerdir, bu onlara Allah.cc’ın fazlından’dır. İnsanlar resul’u tanımakta şüpheye düşebilirler, bilinmelidir’ki resul’e ulaşmaktaki maksat insanların kendi özlerindekini, kendilerine ispat ettirmekten başka bir şey değildir yani resul seni, sana davet eder. Hakikat’ı ispat ise görmek ile olur, akli deliller’le veya mantık yürütmek ile kabul edilen bir Allah.cc değil’de pozitif bir bilgi olacak olan gerçek görüş sahibi bir mümin olmanızı istemesidir, ve insanlara bu yolu gösterip öğretmesidir. İnsanlar’ın kendilerin’de, yani ayn’larında tecelli edecek olan Allah.cc’a iman etmelerini önerir. İNSHU Tüm insanlığın TEK Ruhudur.

İNSHU - 02
Subhanallahi Ganiyyül Hamid

Göz temiz ise her şey temiz görünür.
İnsanda seyr kalbden başlar. Kalb de, Alem-i emirdendir. Bunun için, söze Alem-i emir’den başlanır. Alem-i emrin seyrine başlayınca ve kalbin çekilmesi ve ruhun lezzet alması artınca çok olur ki, bu çekilmeğe ve lezzete bağlanılıp kalınır. Alem-i emrin mekansız, maddesiz olması insanı aldatabilir. Bu alemin nasıl olduğunun anlaşılmaması karşısında, asıl hedefe gitme amacı unutulur.(bazı tarikat ehlinin aldandıkları yer buralarıdır.) Arşın üstündeki münezzeh mertebenin görülmesi, anlaşılması güc olan bilgilerdir. Halbuki, bilinmelidir’ki, münezzeh dedikleri o mertebe, mahluklar dairesindedir. Hiçbirşeye benzemez görünür ise de, benzetilir. Bu durum tenzih gibi görünen teşbihtir. Oysa anlatmak istediğim böyle değildir. Bizler Alem-i emrin mekansızlığını, maddesizliğini, mekanlı, maddeli buluruz, tam mekansız olanı düşünürüz, yalnız Zat-ı teala’nın, yani Allah’ı.cc. rızasını isteriz, O’nu dileriz. Bilinmelidir’ki ilk taayyün yani başlangıç insan hakikatıyla meydana gelmiştir, ve insan bu başlangıcı anlamak mecburiyetindedir, başlangıç yani taayyün, ilahi ve kevni olarak iki halde mütala edilmelidir. Birincisi İlahi taayyün’dür’ki bunun başlangıcı ilim, nihayetide sonsuz kelimat-ı subhaniye’dir. İkincisi ise Kevni taayyün’dür’ki bunun başlangıcı ise Ruh-u Muhammedi Aleyhi ekmelüttehaya, sonu ise bütün insanlik, tüm evren ve varlıktır. Ve insanlar için İlahi taayyün’ü anlamak na-kabili idrak’tır, imkansızdır. Fakat Kevni taayyün’ü anlamak ve bu başlangıcı gerçekleştirmek, Ruh-u Muhammedi Aleyhisselatu vetteslimat’a ulaşmakla ve O’na kayıtsız şartsız teslim olmakla mümkündür. Çünki O Halık-ı Zişan’ı idrak eden Akl-ı küll’dür, aynı zamanda Allah.cc’ın ilk yarattığı akıldır, O Ruh-u Azam’dır yani İNSHU’dur, tüm alemlerin yaratılış sebebidir. Varlığın ille-i gaiye’sidir Allah.cc O’nun için, Seni yaratmasaydım kevn-ü mekan’ları yaratmazdım buyurmuşlardır. Yani Allah-u teala tüm alemlerin yaratılışının ilk açılımını Ruh-u Muhammedi Aleyhi Ekmelüttehaya efendimizle gerçekleştirmiştir, ve O’nu kendi muhabbet-i ilahisinin vede kendi sırr-ı kenzül mahfi’sinin merkez noktası olarak belirtmiştir Yani Ruh-u Muhammedi Aleyhisselatı Vetteslimat’ın zatını kendi zatına mirat edinmiştir. Mebde’den münteha’ya her şeyi O’nun ile, yani İNSHU ile yaratmıştır bu ezelde böyle olduğu gibi ebeden’de böyle olacaktır. İNSHU vahy-i ilahi’nin sonsuz şuunatının yanında sonsuz yaşamın tayf’larınıda zat’ında bulundurmaktadır. Bu anlattıklarımı, yaradılışta, Muhammedi olanlar anlayabilirler. Yani muhammediler alem-i emrin, hem alem-i sagir’de hem’de alem-i kebirde olan, bütün derecelerine yükselebilirler. Ayrıca bunların asılları olan, Allahü tealanın sıfat-ı subutiye’lerine bakan isimlerinin gölgeleri dairesinden’de pay almış olurlar. Resul önünde İnshu-Mesih ile, insanlar’da bu paydan kendilerinin kabul edeceği kadar hisselerini alabilir. İNSHU’nun Resul vasıtası ile Mesih edilenler tarafından kabul edilen her bir derecesi, Ulül’azm bir Peygamberin himayesi derecesindedir. İNSHU’nun beş derecesi vardır, birinci derecesi, Adem aleyhisselam’ın tedbiri altındadır.
Birinci derece; Adem aleyhisselam’ın terbiye edicisi, tekvin sıfatıdır. Tekvin sıfatını Allah-u teala’nın varlık aleminde, kendi aynını yani kendi sonsuz sırlarını, kendine açıklaması olarak bilmelisin. Bu durum Allah-u tealanın kendi varlığını kendi nefsi ile görmesi demektir. Akıl bu hakikatı nazari düşünce ile bilemez. Bu biliş insan tarafından ancak, ilahi keşif yolu olan, ilahi tecelli ile bilinebilir. Kişi bu bilişten sonra insan veya halife adını alır. İşte bu İnsan-ı halife Allah-u tealanın varlık alemi üzerine vurmuş olduğu son mühürdür. Varlık alemindeki tüm mahlukat ve mevcudat bu mührün sahibi tarafından korunulur ve muhafaza edilir. Böyle bir insana insan-ı kamil’de denilir. İNSHU bu insan-ı kamil’ler tarafından ilahi feyz olarak insanlara aks ettirilir. Ancak bu aks ve zerk edilişten sonra insanlar Allah’ın.cc. hem zahir hemde batın isimlerinin tecellilerine mazhar olabilirler. Ve böylece hadis bir varlık olduklarını yani sonradan yartıldıklarını kesin olarak anlamış olurlar. Hayat akli bir gerçek olmasına rağmen hayat ile ilmin birbirinden tamamen ayrı şeyler olduğunu görmüş olurlar. İnsanın varlığının kendi nefsi ile kaim olmayıp kendisinin gayrı olan Zat-i Vacib’ül vücut ile kaim olduğuna kani olurlar. Bilindiği gibi karanlık ve kesif olan alemin vücudu, letafet’in vücuduna bağlıdır. Letafet’in vücudunun evveli ise İNSHU ile başlar. Başlangıcın’da başlangıcı olan İNSHU, hadis olması itibarı ile muhakkak’ki Zat-i Vücub-i has’tan başkadır. Fakat Hak kendi nefsini zahir ve batın isimleri ile vasıflandırıp, Cemal ve Celal sıfatlarıyla tecelli edince ve İnsan-ı kamil’i yaratınca böylelikle, batın olan İNSHU İnsan’da zahir olmuş olur.
Subhanallahi Azizül Hakim
İkinci derece; İbrahim aleyhisselam’ın himayesi altındadır. Nuh aleyhisselam’da, bu makamda ortaktır. Bunların terbiye edicisi, ilim sıfatıdır. Bu sıfat, (Sıfat-ı zatiyye)’nin en genişidir. İbrahim aleyhisselam’a Allah-ü teala’nın halil’im demesinin sebebi Allah-ü teala’nın, zatının vasıflarının bütün sıfatlarının, İbrahim aleyhisselamda birleşmiş olmasındandır. Renklerin maddelere nüfus etmesi gibi, Allah’cc.ın tüm sıfatları onda belirmiştir, yani Hak’kın suretinin sıfatları onun vücuduna yayılmıştır. Diğer yönü ile, Allah.cc. mahluk’larının sıfatları ile belirince, böylece kendi nefsinden o sıfatlara haber vermiş olur. Alemdeki bütün mevcutlar’da Allah.cc. sıfatları ile görülür ve Allahın.cc. sıfatları ile belirirler. Allah’ın.cc. sıfatları’nın alemlerdeki mevcut varlıklardaki bu belirişi, Allah-u teala’nın kendisini hamdetmesidir. Böylece mevcut varlıkların vede insanın Elhamdülillahi demesi. Hak’kın sıfatlarının kendilerinde belirmesinden dolayı, beliren bu sıfatların, tekrar Allah’a dönmesinin ifade edilmesidir. Bunun için Elhamdülillahi demek namazda farz olmuştur. (Her şey Allah’tan gelmiştir ve Allah’a dönecektir.) Resulullah Aleyhissalatuvesselam ben kardeşim İbrahim’in dini üzereyim demiştir. İbrahim Aleyhisselam’da tecelli eden Hak’kın tüm sıfatlarının şahsı manevisi olan batın’i insan’ın, yani İNSHU’nun. Ahirzaman’da aleme teşrif edecek olan Mehdi-i azam ile vücut bulması ve onun vasıtası ile tabilerine ulaşması gerekiyordu, ve bugün hükmünü icra etmektedir ve’de ediyor. Bilindiği gibi, Hak zahir olduğunda halk batın olur, halk zahir olduğunda hak batın olur sözü, İNSHU’nun dönüşümlü ifadesi sayılabilir, bunu ifade ediş İNSHU’nun mahiyetinin nazari akıl tarafından’da sezilmesi ve bunu kalbin’de tasdik edip o manevi şahsiyetin, vücudu kaplamasından sonra doğru anlaşılır vede hayat gerçek istenilen şeklini alır. Artık insanda yaşamaya başlayan hidayet olur. Sözler göz olmadıkça, doğru söz sayılmazlar. Biz kendimizi bilmedikçe ki; bilmek görmek ile doğrulanır, Allah.cc.ta bilinemez. Hazret-i Peygamber SAV.’’Nefsini bilen muhakkak Rabbi’nide bilir’’buyurmuştur. Yani sen kendini nasıl toplu olarak biliyorsan Rabbini’de öylece toplu olarak bilebilirsin demek istemiştir ve öyledir’de. Daha sonra yani İNSHU’ya ulaşan kişiye, başka tecelliler görüş ve anlayışlar gelir. Bizim suretimizi Hakta sana gösterirler, yani bazılarımızın sureti bazılarımıza görünür. Bazımız bazımızı bilir, birbirimizden farklı olsakta. Hak bizim üzerimize bizim ile hükmetmektedir. Veya biz bizim üzerimize Hak ile hükmederiz. Çünki bizler Allah-u tealanın ezeli bilgisindeki sabit sıfatlarının bizlerde malum olmasından dolayı, veya ilmin alimde malum olmasını gerçek yönü ile kabul etmemizden dolayı. Veya ilmin malumda hiç eseri olmadığını gördüğümüzden dolayı veya bizlerin malumun eserini kabul etmemizden dolayı veya malum olan şeyi tekrar hakka vermiş olmamızdan dolayı veya bizlerde hamdetmekten başka bir şey kalmadığından dolayı. O’nun yani Hakkın ezeli bilgisindeki bazı sıfatlarının birbirlerine yansımasını birbirimizi görmek olarak tanımlarız. Çünkü Hak olan, ancak Hak’ta görülebilir. Yani görülen İnshu-Mesih olanlardır. Çünkü İNSHU ile Allah’tan hak’kını almıştır ve bu hak’kı, Hak’ka teslim etmeyi, mevcut olan vücudun ve organların şehadeti ile tamamlamıştır. Eşhedü en la ilahe illallah, ve eşhedü enne Muhammeden abdühu ve Resulühu demiştir, ve görerek abd..! olmuştur. Her’doğan’ın anlayamıyacaklarını anlayacak olan er’doğan kişi, bilmelisin ki Allah-u teala’yıTenzih, onu tahdit ve kayıt altına almak olur. Mutlak tenzih yoluna sapan kimse yolunu kaybetmiştir. Çünkü Allah.cc. için mahlukların hepsinde Zuhur yani belirme vardır. Alemdeki bütün mefhumlarda beliren odur. Gördüğümüz bütün bu alemler Hak’ın sureti ve hüviyetidir. O İsm-i Zahir’dir. mana yönünden zahir olan her şeyin’de Ruh’udur. (İnsanı anlatırken onun hem zahirini, hemde batınını nazara alırız). Oysa Hak’kın tecellileri sonsuz olduğu için, Hak’kın tarifini belirleyemeyiz. Yoksa tecelli eden her varlık’ta Hak, tahdit altına alınmış olur. Allah’ın bütün suretlerinin haddini kavramak ise imkansızdır. Fakat Hak’kı tenzih etmeyip sadece, teşbih eden kimsede onu kayıt altına almış olacaktır. Gerçek şu ki Hak’kı bilmek. senin kendi nefsini nasıl teferruatı ile değilde, toplu olarak biliyorsan, biraz önce dediğim gibi Onu’da teferruatı ile değil’de toplu olarak anlayabilirsin. Hazreti Peygamberin SAV.’’Nefsini bilen muhakkak rabbini bilir’ demesinin böyle anlaşılması gerekir. Birde Allah.cc.’Yakında biz ayetlerimizi onlara ufukta gösteririz’ buyurmasından maksat, senin nefsinin dışında olan alem demektir. Allah.cc. yine ’Ve biz ayetlerimizi onlara nefislerinde gösteririz’ demekle senin aynını kasdetmektedir. Ve birbaşka ayette’ Ta’ki onlara—yani Afak ve enfüse nazar edenlere—açıkça görünsün’ki, muhakkak o Hak’tır, demesinden anlaşılması gereken. Onu tenzih edersen onu bağlamış olursun, teşbih edersende onu mahdut kılmış olursun. Her iki emri’de yani tenzih ve teşbihi, birleştirmek gerek. Allah.cc kendi zatı hakkında (Leyse kemislihi şey’ün)yani Ona benzer bir şeyyoktur deyip nefsini tenzih etti ve (O işitici ve görücüdür) diyerekte kendisini tesbih etti ve (Ben kulumun gören gözü işiten kulağı işleyen eli ayağı olurum) diyerek’te teşbih etti. Onlar yani İnshu’ya ulaşanlar ise Tenzih Tesbih ve Teşbih’i birleştirdi, yani ‘Tevhid’ ettiler. Anlaşılmalıdır’ki alemin suretinden Hak’kın ayrılması, asla mümkün değildir. Evet biliyoruz’ki Allah.cc’ın sabit sıfatları vardır ve hiç değişmezler. Bunlara Sıfat-ısubutiye diyoruz bu sıfatı subutiye’ler İbrahim ve Nuh Aleyhisselamda Allah-ü teala’nın sıfatlarının toplu sureti olan Suret-i insan yani İnshu olarak onların nefs-i mubarek’lerinde belirmiş olduğunu herhalde anlatabildim sanırım. Evet alemde Allah.cc’ın Selbi yani değişen sıfatları hakim görünsede bu kül’de böyledir, fakat cüz’lerin nefislerinde sabit sıfat’lar hakim’dir. Bunun sebebide Allah-ü teala’nın ezeli ve ebedi ilminin Ayan-ı sabite’sindeki geçmiş ve gelecek tüm varlıkların Kitab-ı mübin’deki kayıtlarının yani Zat-ı uluhiyyet’in Nefs-i natıka-i külliye’sinin Hüküm levhaları’na seslenişi veya emredişi gibi, (korku veedepsizlikle söylüyoruz Allahım bizi affet!) olarak anlayabileceğimiz, İmam-ı mübin’in yani, Zat-ı teala’nın Nefs-ül emriye’lerinin, Levh-i Musa’ASM.’a nasip olan On emir’in cüzleri gibi, tecelli eden olarak’ta anlaşılabilen, fakat Ruh-u Muhammedi Aleyhisselatu vetteslimat olan bu kudsi varlık tabiki İnshu’dur. Ve bu kudsiyet-i manevi yani (İnshu). İle ancak insanlar böylece bu yüksek hakikatlere ulaşabilir, ve Esfel-i safilin’de olan, nefs ile toprak maddelerini o levhalara görevini tamalamış, kemalata ulaşmış olarak taşıyabilir. Evet tevekkül-ü tam ve hiss-i muhabbet İnshu’nun gıdasıdır. İnsanlık alemi..;; Hak’kı. Ancak İnshu-mesih hakikat-ı, ve yolu ile anlayabilir, anlatabilir İman, İslam ve Kuran’ın özüne ulaşabilir inşaalah.
Subhanallahi Ganiyyül Hamid
Üçüncü derece; Musa aleyhisselam’ın himayesi altındadır. Onun Rabbi, şüunların makamından, Kelam vasfıdır. Ve bütün faal kuvvetleri nefsinde toplamıştır. Bilmelisin’ki alemin varlığı ve hareketi kemal’i bulmak içindir bu’da sevgiden ibarettir. Bizim varlığımızın bir kısmı ezeli, bir kısmıda ezeli değildir. Bizler bu iki yönden’de kemale erebiliriz. Ezeli olan yönümüzden kemale ermemiz. Ahiret alemi ile ilgili olduğu için’ ki! (Ahiret sizin için daha hayırlıdır) hükmünden’de anlaşılacağı gibi. Ahiret için yaşamak ve ahiret için kemale ermek gerek. Musa aleyhisselam kendinde tecelli eden İNSHU müşahade’sinin yeterli olmadığını düşünmesi, dünyada görülenin Rü’yet değilde Müşahade olduğunu sandığı içindir. (Musa aleyhisselamın Allah.cc.’tan Rü’yet istemesi’ ki Rü’yet insanlara ahirette olacaktır fakat Musa aleyhisselama dünyada olmuştur). denmesi. O’nun bu sandığı şeyden yani Sandık’tan başını çıkarıp Hakikat-ı Muahammed-i’yi görmek istemesinin ve gördüğünün ifadesidir. Sırf bu yüzden Velayet-i Museviye’den Velayet-i Muhammediye’ye gelen bu güne kadar hiç görülmemiştir. Velayet-i Museviye’nin büyükleri Velayet-i Muhammediye’ye aşinadır. Fakat Velayet-i Muhammediye’yi bilerek, kasden Velayet-i Museviye olarak addediyorlar. Bu kemal vasfı başka kavimlere yakıştıramıyorlar. Veya değişen fazla bir şey olmadığını düşünüyorlar. Velayet-i Museviye sandık ile başlıyor, yani Musa.asm’ın annesi onu sandık içinde deryaya bırakıyor ve Musa.asm’ın sandığı, sandığı şeyle ile devam ediyor. Bunun için hala sandık aranmakta. Sandıkları Hakikat-ı Muhammediye’dir, sandık bulunup açıldığında İçindekinin İNSHU-MESİH olduğu bilinecektir. Demek’ki Velayet-i Museviye’nin Levh-i Mahfuz’daki kader’i sandık ile yazılmış. Vücut mertebesinin yani toprağın İNSHU ile şerflendirilmesi nimeti, yani Musa Aleyhisselam’da tecelli eden Rü’yet’inde. Vücud mertebesinde hasıl olması aynı’dır. Peygamberimiz S.A.V.’in Hakikat-ı Muhammedi’sinin ve Kabe’nin hakikati ile birleşen ve bu velayet’in yolu olan İNSHU, diğer velayetler ile kıyas edilmez. Fakat İNSHU müşahede değil Rü’yet’tir. Bu Rü’yet’te insanlar için, İNSHU ile şereflendirilmiş Zat’ı görmektir. Çünki bu Zat’ta Allah.cc. Efal’i, Sıfat’ları ve Zat’ı ile tecelli etmiştir. Allah.cc onda böylece zahir ve batın olarak, tecelli ettiği için O Zat Habibullah’tır. Yani Hazreti Muhammed’in varisi olan Resul’dür. Resul’ü gören onu görmüş olur. Resul’ü seven onu sevmiş olur. Bu gün Resul’e ulaşanlar ona ulaşmış olur. Ezan-ı Muhammedi’nin Hayyel essalah ve Hayyel el Felah diyen ikazı, vefat etmiş olan’ın değil hayatta olan’ın salah’a ve felaha ulaştıracağını hatırlatıyor. Hergün beş defa!.. Bir hadis-i kudsi’de Hazret-i Muhammed.sav. (Ben bilinmeyen hazine idim bundan dolayı bilinmeyen muhabbet gösterdim) demişler’dir. Ve yine Peygamber Aleyhisselatüvesslam, (Beni seven Allah-ı.cc. sevmiştir bana tabi olan Allah-a.cc. tabi olmuştur) demişlerdir Ve Resulullah.sav. efendimiz (Ümmetimin alimleri beni-i israilin peygamberleri gibidir) buyurmaları. Bu gün hayatta olan alimleri, yani yaşayan ve İNSHU-MESİH olan kudsileri yani Resul’lük hakkı ile, İmam olanları kastediyor, Allahualem.
Subhanallahi Azizül Hakim
Dördüncü derece; İsa aleyhisselam’ın himayesi altındadır Onun terbiye edicisi, selb sıfatlarındandır değişebilir, sübut sıfatlarından değildir. Bu derece, takdis ve tenzih makamıdır. Meleklerin çoğu, bu makamda, Hazreti İsa aleyhisselam ile ortaktırlar. Cebrail.asm’mın nefesinden Hz. Meryem’e üflenen bu ruh Allah’tan gelen ruh’tur. Yani Cebrail.asm.’ın sureti, aynı insan gibidir, fakat bu suret-i insanın batını’da İNSHU’dur. Bu yüzden Hz.Meryem onu insan zannetti. Cebrail.asm. Hz.Meryem’e, Ben senin Rabbinin Resul’üyüm, sana temiz bir oğlan bahşetmeye geldim dedi. Hz.Meryem’in gönlü açıldı sevindi. Bu neşeli an içinde Cebrail.asm. Allah’ın kelimesini Hz.Meryem’e nakletti. (Peygamber Aleyisselamın.ın, Allah.cc.’ın kelamını, Sahabe-i Kirama naklettikleri gibi.) ve (Allahın Meryeme gönderdiği kelimesi ondan bir ruhtur) ayeti, gerçekleşti. Fakat buradaki üfleyiş hem cismani hemde batınidir. Yani İsa.asm.’ın yaratılışı, hem sudan hemde mefhum varlıktan’dır. Bu yüzden İsa.asm’ın yaratılışı çamur’dan olsa bile onun vücudu İNSHU ile birlikte yaratılmıştır. Onun için ölüleri diriltmek, körleri iyileştirmek vede başka mucizeler’de gerçekleştirmiştir. Yani İsa .asm. doğuştan İNSHU sahibidir. Allah onun cismini temiz ve ruhunu nezih kıldı ve yaratma işinde onu kendisine benzetti. Onun beşeri suretinin düzenlenmesi ona Ruh’un ana rahminde üflenişinde gizlenmiştir. Dünya’ya Hz.İsa’dan başka hiç kimse böyle gelmemiştir. Allah.cc. Kuranda. ( Belki onu Allah kendisine yükseltti.) buyurması böyle yaratıldığı içindir. Şüphesiz’ki İsa.asm. Hz.Meryemin oğludur. Fakat bazı İsevi’ler Allah’lık vasfının sureti olan İNSHU’yu Allah.cc. zannederek Allah.cc.’ı surete nispet ettiler. İsa aleyhisselam’ın yaratılışı’da bu suret vasıtası ile olduğu için ona Allah.cc.ın oğlu dediler ve aldandılar, günaha girdiler, halbuki İNSHU Allah.cc.’ın sıfatlarının toplu suretidir. Zat-ı Teala ve tekaddes hazretleri değildir. Nasıl’ki Cebrail.asm. insan suretinde idi, ilk görünüşünde henüz üfleme keyfiyetide mevcut değildi, sonradan üfledi. Bu takdirde üfleyen suret ile üflenen şey aynı değildir. Cebrail.asm.’ın üflediği ruh İNSHU’dur. Fakat İNSHU toprağın yani insanın hakkı olduğu için, bir meleğin bunu taşıması İsevi’lerin aklını karıştırmıştır. Halbuki Cebrail.asm. o anda suya ve havaya ve havadaki başka enerjilere nüfuz etmişti. Hz.Meryem onu cisim olarak gördü, ve bu yüzden onu insan zannetti. Cebrail.asm.ın İNSHU’yu taşıması Allah.cc.’ın kudetine ağır gelmez ve gelemez, bunda şüpheye mahal yoktur. İsa aleyhisselam yaradılış yönü ile Ruhullah’tır, fakat aynı zamanda Allahın kuludur. Çünki toprak ile’de ilgisi vardır, bunu abartmamak lazımdır. Onun sema’ya yükselen, sadece toprak olan bedeni değil, bedeninin hasıl etmiş olduğu, sıfatlarının vücudunun’da semaya yükseldiğidir. Vede İNSHU Ahir-i zaman’da hidayet’i aşılayan yayan Mehdi-i Azam’ın şahsında Hazreti İsa Aleyhisselam’ın semaya yükselmiş olan bu sıfatlarının suretinde tecelli etmiştir. Mehdi Aleyhisselam’da tecelli eden bu suret-i İnshu, onun hakiki halis tabilerinde’de Hazreti İsa Aleyhisselam’ın sıfatlarında tecelli edecektir. Allah-u alem. bu tecelliye ulaşan her resul, Hazreti İsa Aleyhisselam’ın sıfatında tecelli edecek olan İnshu ile şereflenir. Bu tecelli eden İnshu’nun zahiri görünüşü Hz.İsa Aleyhisselamın sıfatı olup batını’da Hakikat-ı Muhamedi’dir.(Ve bu gün Hz.İsa-Mesih ve Hz Mehdi Aleyhisselam’ın günüdür). Tecelli’ye ulaşan her resul Hazreti İsa Mesih Aleyhisselam’ın sıfatı ile sıfatlanır. Fakat bu tecelli eden sıfatın batını ve hakikatı, Hakikat-ı Muhammedi olduğu için. Hazreti İsa Mesih Aleyhisselam’ın sıfatında tecelli eden bu İnshu böylece Hakikat-ı Muhammedi ile amel edip birleşmiş sayılır. Hz.İsa Aleyhisselam’ın vücudunun sıfatları selbi sıfatlar, yani değişebilen sıfatlar olduğu içindir’ki, onun sıfatları böylece Hakiat-ı Muhammedi’nin Sıfat-ı subutiye’leri ile sabit olmuştur. Şu halde bu zamanda Hazreti İsa Mesih Aleyhisselam Hıristiyan aleminde şahsen gelmiştir ve belkide üç dört yıl sonra’da İslamiyyet ile’de amel edecektir böyle bilinmelidir. Bu gün bu tecelli sahiplerine uyan ve tabi olanlar, Hazreti İsa Mesih Aleyhisselam’a direk tabi olmuş olurlar. Bu durum Hz.İsa.asm’ın mutluluk devletine hazırlanmak demektir. İnsanların tabi olması gereken bu Resul’ler Hazreti İsa Mesih Aleyhisselam ve Hazreti Mehdi Aleyhisselam’ı temsil etmektedirler. Onlar aynen Hz.İsa-mesih ve Hz Mehdi Aleyhisselam gibi bir üfleyiş ile sevenlerinin ve tabilerinin ölü gönüllerini İnshu ile Mesih edip diriltebileceklerdir, bunların dünyada sadece (üçyüzonüç) kişi oldukları söylenir, aralarında kadın olanlarıda vardır. Ayet-i kerimede Allah.cc.(Adem’i yarattım ona kendi Ruhumdan üfledim) buyurmuşlardır. Ve Allah-u teala bu üfleme ile mesih etme ahlakını, Hz.İsa.asm’a, Hz.Mehdi.asm’a vede onun hakiki, halis şakirtlerine’de nasib edecektir sanırım. Evet Hz.İsa.asm ve tabileri insanlığı, Hakikat-ı Muhammedi’nin, asılların aslı olan gerçek idrakına, yani başka hiçbir yola saptırmadan tüm mezhepleri ve tarikatları ortadan kaldırıp tüm İslam alemini birleştirerek vede tüm Hıristiyan alemi ile birlikte Allah.cc’ın ve Kuran’ın çizgisine taşıyacaklardır.
‘( Allahım Sen Aziz ve Hakimsin )’
Göklerde ve yerde olan herkez istisnasız kul olarak,Rahman’a gelecektir. (Meryem / 93)
Beşinci enson bir derece var’ki Peygamberlerin sonuncusunun himayesi altındadır. Hz Muhammed aleyhi ve aleyhimüssalevatü vetteslimat. O’nun rabbi, rablerin rabbidir ve sıfatları, şüunları, takdisleri ve tenzihleri kendinde toplamaktadır. O Cevami-ül Kelim yani Bütün mahlukların özü ve hülasasıdır. Bütün yüksek derecelerin merkezidir. Bu mertebe, bütün derecelerin üstündedir. Feyz-i Mukaddes’ten gelen ilk tecelli ruh’unun nur’udur. Bu gelmiş geçmiş tüm insalar için bağlılık sebebidir. Bir hadisi kudside (Adem henüz su ile toprak arasında iken ben Nebi idim.) demişlerdir. Resulullah Aleyhisselam Rabbına olan delilin ilkidir Allah.cc.’a göre ilk fert’tir. Bu makam yani Peygamber Alleyhissalatu vetteslimat hazretlerinin Ruh-u mübarek’leri, meleklerin’de kendisine karşı secde ettikleri şeyin hakikatidir, bu makam kendi makamından yükselerek, üstündeki, Kabe’nin hakikati makamına çıkar yani onunla birleşir. Hakikat-ı Muhammedi’nin ismi, Hakikat-ı Ahmedi olur, yani İNSHU = Hakikat-ı Muhammedi + Hakikat-ı Ahmedi + Haikat-ı Kabe’ nin toplu adıdır. İslamiyyet, Nübüvvet mertebesinde olur. Bu Velayet, Nübüvvete kavuşturan köprü gibidir. Bilmelisiniz’ki, aslında bu yolda seyre, alem-i emirden başlanarak, alem-i halka çıkılmaktadır. Bu en güzel, en iyi yoldur. Bu inceliği herkes bilemez, cahiller ise görünüşe bakarak, Alem-i halkı aşağı sanırlar. Aşağıdan yukarı çıkmayı, yükselmek zannederler. İşin doğrusunun böyle olmadığını anlamalıdırlar. Aşağı sandığınız Alem-i halk, hakikatte yüksekliktir. Yüksek gördüğünüz Alem-i Emir’de aşağıdır. Evet, Alem-i halk, dairenin sonu olduğundan, asılların aslı olan birinci noktanın yanında bulunmaktadır. Başka hiç bir nokta, dairenin başlangıcına, böyle yakın değildir. Onun için Alem-i Emrin tecellileri Alem-i Halka olur. Vede Lika-i Has yani Allah.cc.’ın kuluna iştiyakı denilen, ve Allah.cc.’ın kuluna engelsiz olarak kavuşma arzusu İnshu-Mesih’ibir anlayış ile ancak anlaşılabilir. Fakat kulun Allah.cc.’a kavuşma arzusu farklıdır bunun ise, ölmek sureti ile olacağı söylenmiştir ve Hazret-i Peygamber.asm.’ın (‘Sizden biriniz ölmedikçe Rabb’ını göremez’) demeleri kulun bu saadete ancak ölümden sonra erişeceği, ayrıca Allah-u teala’nın (‘Kuluma benim vüslatım gerekir’)buyurmaları, ölmeyi farz kılmış demektir. Yine bir başka Ayet’te (‘Ölmeden önce ölünüz’) emri ilahisi bu ölümü gerçekleştirilmesini emrediyor. Ölmeden önce ölmenin hakikatı ise, nefsimizi ve vücüdumuzu bir resul’e İnshu-mesih ettirmek demektir. Bir manada nefsimizde mefhum olarak ölüp İNSHU ile dirilmeyi kabul etmek demektir. Resul rahmani ve rahimi nefesolan üflemesi ile insandaki Nefs-i Emmare’yi, İNSHU’nun şüun’atı ile mesih ederek, kişiyi vuslat’a kavuşturmuş olur. Bundan sonrada Peygamberlerin seyirlerine benziyen inshu-mesih’i sahiplerinin seyirleri, neticede yine dinin suretinden, görünüşünden başlar. Yolun başı Şeriat ortasında, İnshu-hakikat vardır ve yolun sonunda, yine İslamiyyet’in hakikatine, özüne varılır’ki, bu peygamberliğin meyvesidir. Görülüyor’ki İnshu-Mesih’in hasıl olması, islamiyyetin hakikatinin hasıl olması için başlangıçtır. Bunun için, Evliyanın büyüklerinin’de başlangıcı İnshu-hakikat’tir yani İslamiyet’tir, kim’ki İslamiyetin büyüklüğünü düşünürde ve İslamiyetin kıymetinianlarsa, bu derin inceliği sezer ve kabul ederse. Bunu kabul etmesi, İman-ı kamil insan olduğunu gösterir. Hakiki imanı elde etmiştir ve hidayetin aslına kavuşmuştur. Aynı zamanda Mehdi’lik şahsı manevisini anlamış ve Feth-ul Mesihi’yide idrak etmiştir. Ve Ahirzaman’daki İSA-MESİH.asm.’ın mutluluk devletine ulaşmıştır. Evet Resulullah “Sallallahü aleyhi ve sellem”in vefatından takriben bin dörtyüz sene geçtikten sonra, nübüvvet makamının derecelerinin yeniden meydana çıkması gerekiyordu. Çünkü asıla bağlı makam ve derecelerin, yine yayılması bilinmesi lazımdır, gölge ile olanlar gizleneceklerdir. Hazret-i Mehdi,asm. asıla bağlı olan bu yüksek yolu, zahir ve batın ile yayacaktır. Ve haliyle bu gün dahi, Hz. Mehdi aleyhisselam’ın şahsı manevisi, vazifesini elbette icra ediyor, Nur-u iman ile bakanlar elbette görebilir. İNSHU bu icratın belirlenen şahs-ı manevisidir. İNSHU bu şahsı manevinin tezahürü ve yoludur. Bu yola girip ilerlemek, Resul’ü sevmeğe bağlıdır. İnsan (İnshu-mesihi) ile çekilerek, doğru yola ulaştırılır. Kuvvetle çekilir ve kemalata kavuşturulur. Zat’ın teveccühüne, yani sevgisine kavuşmak, manevi hastalıkları giderir. İNSHU sahibi biri zamanının ruhudur, insanlar onun bulunduğu zevkin gölgelerine kavuşmak için can vermelidirler. Evtad ve niceleri, onun kemalat denizinin bir damlası ile doyarlar. Onun hidayetinin ve irşadının nuru, güneş ışıkları gibi, o istese de, istemese de, herkese ulaşmaktadır. Fakat, istediklerine daha çok gönderir, onun istemesi de, kendi elinde değildir. Çok olur ki, birşeyi yapmak isteğinde bulunur. Fakat, içinden o istek gelmez. İNSHU’nun nuru ile aydınlanarak, doğru yolu bulanların ve onun istemesi ile yükselenlerin, bu kazançlarını bilmeleri lazım gelmez. Çok olur ki, O’nun kemalatına kavuştukları ve herkese yol gösterdikleri zaman bile, kendi hidayet ve rüşdlerini’de, olduğu gibi anlıyamazlar. Çünkü herkese ilim vermezler ve yolları birer birer geçmenin marifetini herkese ihsan etmezler. Evet, kavuşturan yollardan birinin önderliği kendisine verilmiş olan bir zatın ilim sahibi olması, elbette lazımdır. Bu yolun inceliklerini bilmesi şarttır. O Bunu bildiği için, yolcuların da bilmesine lüzum görmemiştir. insanlar, İNSHU’nun önderliği ile kemale kavuşurlar, başkalarının kavuşmalarına da yardım ederler. Fena ve Beka ile şereflendirilirler.

İNSHU – 03

İNSHU herkesin işini bitirmek için, birini seçer.
Bu yolda yetişmek ve başkalarını yetiştirmek akis ile, uzaktan İnshu-mesih edilerek de olmaktadır. Fakat o kişi’de yol gösteren Resul-u Mesihi’ye karşı kalbindeki muhabbet bağı ile, her an onun ile olmalıdır. Ondan aks eden, yayılan nurlar ile temizlenmelidir. Bunları anlamasına da lüzum yoktur. Çünki Nur’ları saçan da, alan da bilemez. Güneş ışınları karşısında, her an olgunlaşan, tatlılaşan karpuzun, bu değişikliğini bilmesine ne lüzum vardır? Güneşte, karpuzu olgunlaştırdığını bilemez. Ashab-ı kiramın yolu olan bu yolumuzda, ilerlemeği ve çekip götürmeği bilmek hiç lazım değildir. Bununla beraber, bu yolun sürücüsü ve kutbu olan önderi, Resul-u Mehdi derin ilim ve çok marifet sahibidir. Bunun içindir ki, bu yüksek yolda, diriler ve ölüler, büyükler ve çocuklar, gençler ve ihtiyarlar, kavuşmakta müsavidirler. Hepsi, sevgi bağları ile veya İNSHU sahibi Zat’ların kalbi ile çekmesi sonucu, isteklerinin sonuna varırlar. Bu, Allahü tealanın öyle bir ihsanıdır ki, dilediğine verir. Allahü teala, çok büyük ihsan sahibidir. Onun hidayet Nur’u, kişlere vasıtasız olarak bir veya birkaç vasıta ile, onun yoluna bağlı kaldıkları müddetçe akar. Onun yolunu değiştirerek, bozarak kirletirlerse Nur feyzleri kesilir. Ra’d suresinin onikinci ayet-i kerimesinde mealen, (Bir millet, kendi işlerini bozmazsa, Allahü teala’da, onlara olan ni’metlerini değiştirmez!) buyuruldu Mehdi.asm’Asırlardan uzunzaman, yani 1400 yıl sonra dünyaya gelmiş. Kararmış olan alem, onun gelmesi ile aydınlanmıştır. Onun irşadının ve hidayetinin nurları, bütün dünyaya yayılmıştır. Yer küresinin ortasından ta Arşa kadar, herkese rüşd, hidayet, iman ve marifet, Onun yolu ile gelmiştir. Herkes, ondan feyz almıştır. Arada o olmadan, kimse İnshu ni’metine kavuşamaz. Onun hidayetinin nurları, bir okyanus gibi, bütün dünyayı sarmıştır. O derya, sanki hiç dalgalanmaz. O büyük zatı seven bir kimse, onu düşünürse, yahut sevildiği için o, bir kimseyi severde, onun yükselmesini isterse, o kimsenin kalbinde, sanki bir pencere açılır. Bu yoldan, sevgisi ve ihlasına göre, o deryadan kalbi feyz alır. Başka bir kimse, Allahü tealayı zikr ederse ve bu Zat’ı hiç düşünmezse, mesela onu tanımazsa, yine ondan feyz alır. (Fakat, İnshu ile Mesih edilenlerde, feyz daha fazla olur). Bir kimse, o büyük zatı inkar eder, kabul etmezse, yahut onun tabileri bir kimseye incinmiş ise, bu kimse, Allahü tealayı zikr etse bile, rüşd ve hidayete kavuşamaz. Ona inanmaması veya onları incitmiş olması, feyz yolunu kapatır. O zatlar bu kimsenin zararını istemese bile, hidayete kavuşamaz. Rüşd ve hidayet, var görünür ise de yoktur. O Zat’a inanan ve sevenler, onu düşünmeselerde ve Allahü tealayı bazen, zikr etmeseler’de, yalnız sevdikleri için, rüşd ve hidayet nuruna kavuşabilirler. İNSHU, o Zat’ın ve dolayısıyla, o Zat’ın sevdiklerinin göğüslerinden, insanlığa yayılır. Resul-ü Mehdi gemiler gibidir, kim o gemilere binerse maksadına ulaşır. Bir hadisi şerifte, Resulullah SAV. (Ehli beytim gemiler gibidir) buyurmuşlardır. Peygamberler doğru sözlü olarak gelmişlerdir. Resuller’de onların sözlerini doğrulayıcı şahitlerdir. Yani onlar hem Allah’a hem de Peygamber’lere velayeten insanları, İNSHU’ya ulaştırırlar. İnsan olma hüviyeti’nin yani İNSHU’nun, en latif, en belirgin, en güçlü, şuhudi aklın en yaratıcılığı ve insana bu Kemalat-ı insani’yi, melekutiyyet vasfı ile tanıttırıcı, başlangıcın başlangıcı olan’dan O’na doğru, İnshumelek tavrında!.. İnsan vucudun’a İNSHU’nun inzal edilmesi melekler vasıtası ile olmasına rağmen, İNSHU’nun melek olmayıp Allahın.cc. Tenzih-i subhaniye’sinin Rahmet-i ruh’undan üflenmiş olduğu, Ruh olması sebebi ile, tüm insanlara bu Nefes-i ilahi yani (İNSHU), Allah.cc’ın bu resul’leri tarafından ulaştırılır, resullere ulaşamayan hiç kimse, ibadet ehli zahid biri dahi olsa, kurtuluş’a eremez ve kendi hakikatini bilemez. Allah cc.onu Resul olarak da seçmez ise ki; herkes kendinde olan şeyi bilir. resul’de kendindeki nimeti bilir. Ölümün ne zaman nasıl vaki olacağını kimse bilemiyeceğine göre, ölmeden önce Bir resul’e ulaşmak farz’dır. Bilinç’li olarak resulden, bu nefes-i ilahi’yi talep etmek ve bunu gerçekten istemek, aklıselim’in sebebidir. Kuran’ın (Ölmeden önce ölünüz) emri. Bir Resul’e ulaşıp, nefsini ve vücudunu İnshu ile Mesih ettirmek’tir. Onun yani Resul’ün duasını alıp yeniden doğmaktır. (Doğru sözlü iseniz ölümü dilesenize) ayet’inin manası yaşanmış ve kişi böylece Uhrevi başlangıca ulaşmış olur.

(Subhanallahi Aziz-ül Hakim)
Onlar göklerin hakimiyetin’de, Hz. İsa.asm. ile sonsuz yaşamı
miras alacaklar’dır.
Hani Allah, İsa'ya demişti ki: "Ey İsa doğrusu seni Ben vefat ettireceğim seni Kendime yükselteceğim, seni inkar edenlerden temizleyeceğim ve sana uyanları kıyamete kadar inkara sapanların üstüne geçireceğim..." (Al-i İmran Suresi, 55)
Hz.İsa.asm.’ın dünya’ya ilk gelişindeki peygamberliği, Nefs-i emmare’ye bağlı bayağı arzuları dindirmeye ve insanın özüne ait meseleler üzerine yoğunlaşmıştı. Hz. İsa.asm. sevgi esası üzerine dayalı bir ahlak düzeltmesi ile sınırlı kaldı. Hayır ve şerrin sınırlarını gösteren bir ahlak anayasası tebliğ etmedi. Aynı zamanda Allah.cc.’a tazarru ve ameli ibadetler için bir şekilde göstermedi. İlahi inançlar konusunda ise hiçbir şey söylemedi. Çünkü Peygamberliği sadece üç yıl sürmüştür. Şayet yer yüzünde bu kadar az kalmasaydı, elbette ümmetini sahte din adamları’nın keyfine bırakmazdı. Tarih şahittir ki; o sahte din adamları kendilerinde Mesihi gibi bir nimet olmadığı halde, din işlerini kendilerine öz görerek, inançları, ibadedet biçimlerini tespit etme kapitülasyonlarını, istedikleri gibi yönlendirdiler, Eski Ahid, Yeni Ahid kitaplarının tefsirlerini ister yararlı ister zararlı olsun, istedikleri gibi tefsir ettiler. Kilise’nin herhangi bir emrine karşı bir münakaşayı kesin suretle yasakladılar. Velhasıl Hz. İsa.asm, arkada kalanlar için, geniş bir boşluk bırakarak gitti. Sonra gelen din adamları öyle dehşetli işler yaptılar ki; masum hıristiyan milletleri inim, inim inledi. Asırlarca hıristiyanlar azab çekti, nihayet bu kadar çileden sonra Allah.cc.’ın lutfu ile hakiki hırıstiyanlığın anlaşılabilmesi (özellikle onsekizinci,ondokuzuncu asırları kast ediyorum) birbirini takip eden ihtilaller ve inkılaplar neticesinde Kilise, samimi olan din adamlarına kavuştu. O din adamları, halkların alıştıkları eski tarz ibadet şekillerini ki; (İsa.asm. hiçbir ibadet şekli tanımlamadı) Bu ibadet alışkanlıklarını büyük ölçüde değiştirmemekle birlikte, Hz İsa.asm.’ın Ruhullah olması’nın ve böyle oluşunun İlahi adet’i gereği, üfleme ahlakının tatbikinin, yani Vaftiz etme şekli ile tatbik edilmesinin, semeresi ve neticesi, bunun bir nevi İnshu-Mesih hakikatının benzeri olaması ve de samimi ve Mesih’i olan din adamları tarafından gerçekleştirilmesi sebebi ile. Allah.cc. sırf bu meselenin doğru tatbiki hürmetine, hıristiyan alemini terakki ettirmiştir. Oysa bu İNSHU ile inisiye (yani bir manada insanları, Allah.cc.’a doğru, doğru yönde genişletme ve kemale erdirme demektir) İslam aleminde maalesef ta en başlardan güncelliğini koruyamamış, hatta yok denecek kadar azalmış, hatta tamamen unutulmuş sayılabilir. Oysa semavi dinlerin ortak ve hak olan bu adeti maalesef müslümanlar tarafından Asr-ı saadet hiç göz önüne alınmadan, şöyle yani! En cahil bir bedevi çoban Resulullah.asm.’ın karşısında bir iki dakika’da İnshu-Mesih olup, gidip ta’ Çin’de maçinde muallimlik yapıyor. Ve yinede müslüman’lar bundan ders alamıyorlar. Bu en önemli mesele incelenmeyip, sahte din krallarının da bencillikleri işin içine girince, tamamen olmasa da çok büyük ölçüde, uygulaması zamanımızda hemen hemen kaybolmuştur. Sadece bazı tarikatlar bunu farklı şekillerde sembolik ölçüde birazda çarpıtılmış olarak uyguluyorlar. Yani küçük cemaatler halinde sayıları yok denecek kadar az. Tabiki bu da büyük islam aleminin terakki etmesine, cihana yayılmasına yetmiyor. Sebebi’de Müslüman halk’ların bu Kutsal Zat’lara yani Resul’lere, değer vermesini bilememesidir. Yani halkın büyük çoğunluğunun, bu zamanda bir insanın kutsal emaneti (inshu) taşıyacağına o imanı kalmamıştır. Bu durum düzeltilmelidir. Çünkü nazari akıl sahipleri, bu İNSHU tecellisini, patolojik bir vakıa olarak görebilirler, böyle görmekte haklarıda yok değildir. Tecelli-i İNSHU, nazari ilimlerle anlaşılamaz. O Allah.cc.’ın seçtiği kullarına nasib ettiği bir nimettir. Allah.cc.’ın hikmetinden hiç kimse sual edemez. Evet Osmanlı Devleti ve halkı, o zaman’da bulunan, Resul’lerin, feyz-i şüun’atlarının vasıtası ile yükselmiş ve bu anlayışı kaybetmeğe başladıklarında da yıkılmışlardır. Fakat Allah.cc’ın inayeti ile şimdi yani bu zamanda Hıristiyan milletleri ile yani Avrupa birliği ile ittifak düşüncesi hızlandırılmıştır buda gösteriyorki Hz İsa.asm ve Hz Mehdi asm’ın şahsen geldiği veya gelmiş olabileceğidir vazifelerini üç beş yıl içinde tam olarak, ifa edebilecekleride mümkündür. Hz Mehdi.asm’ın öncü bir neferi olduğunu söyleyen üstad Bediüzzaman hazretleri’nin enteresan bir tesbitine bakınız, ne diyor.
Şu ayetin gizli imasına "Kim Allah'ı, Resûlü'nü ve iman edenleri dost edinirse, hiç şüphe yok, galip gelecek olanlar, Allah'ın taraftarlarıdır." (Maide Suresi, 56) ayeti teyid ediyor. Çünkü "hiç şüphe yok, galip gelecek olanlar, Allah'ın taraftarlarıdır."ayetindeki şeddeli nun bir sayılsa tam evvelki ayete tevafuk ile Hizb-ul Kur'an'ın faaliyetine vasıta olan bir hadiminin Kur’an okumaya başladığı 1302 tarihine iki fark ile tevafuk etmekle beraber şeddeli nun iki nun sayılsa binüçyüzelli (1350) eder ki; bu tarihte Kuran'dan muktebes olan Risale-i Nur etrafında toplanan, bütün kuvvetleriyle Kuran hizmetlerine çalışan Hizb-ul Kur'an’ın faaliyeti ve dalalet ve zındıkaya manen galebe ettikleri bir zamana tevafuku ise istikbalde tam galebelerine bir ima-i gaybidir.
(8. Lem'a, Keramet-i Gasviye)
Bediüzzaman hazretleri bu sözlerinde, ayetin "hiç şüphe yok galip gelecek olanlar Allah'ın taraftarlarıdır"cümlesinin ebced değerinin, Hicri 1350 tarihini verdiğini ve bu tarihte Kuran ahlakının bir galibiyeti olacağına işaret ettiğini bildiriyor. Ancak ayetin ayrıca, bunun gibi gelecekte de yine Kuran ahlakının üstün geleceği bir başka dönem olacağına dair gizli bir işaret içerdiğini de hatırlatıyor. Nitekim ayetin bu cümlesinin Arapça yazılımında yer alan baştaki "fe" harfi de hesaba katılarak ebcedine bakıldığında, bu seferde ebced değeri 80 çıkıyor. 1350 üzerine 80 ilave edildiğinde de Hicri 1430 ediyor’ ki, bu tarih’te miladi olarak ’’2008’’yılını vermektedir. Allah'ın izniyle bu tarih Bediüzzaman'ın sözlerinde belirttiği gibi, yani bu ayet, Kuran ahlakının gelecekte yani ‘’’2008’’den sonra tam galibiyetine işaret ediyor’ ki bu durum Hz.İsa.asm ve Hz Mehdi.asm’ın gelmiş olduğunun delilidir. Ve bütün İslam alemi buna hazırlanmalıdır ve sevinmelidir. Evet Hz İsa.asm ile Hz Mehdi.asm’ın birlikte namaz kılacakları zaman çok yaklaşmıştır bu
şahs-ı manevilerin olduğu gibi, aynı zamanda Hz.İSA.asm ve Hz.MEHDİ.asm’ın birlikte şahsen kılacakları bir namazdır. Bütün İslam Alemi bu büyük ve muhteşem buluşmaya hazırlanmalıdır. Belki şu anda bu muhteşem şahıslar kendi konumlarını farkettirmeyip, veya bildirmiyorlardır. ama ne varki İNSHU sahibi üçyüzonüç Resul onları sanki kendileri gibi çok iyi tanıyacaklardır, ve bu çok kısa bir zaman sonra gerçekleşebilir.
Bediüzzaman’’Cenab-ı hak bir dakika zarfında beyn-essema vel arz alemini bulutlarla doldurup boşalttığı gibi, bir saniyede denizin fırtınalarını teskin eder ve bahar içinde bir saatte yaz mevsiminin numunesini ve yazda bir saatte kış fırtınasını icad eden Kadir-i zülcelal Hz. Mehdi ilede, Alem-i İslam’ın zulumatını dağıtabilir ve va’detmiştir vaadini elbette yapacaktır.(Mektubat. s. 411-412) diyerek bu mutlu günleri müjdelemektedir, yani Hz.Mehdi asm’ın şahıs olarak geleceği muhakkaktır fakat bu muhteşem zatı her müslüman tanıyamayacaktır, sadece Mümin olanlar farkedebilecekler’dir Hz. İsa'nın üstün iman özellikleri ise Kuran'a bakılarak görülebilir. Dolayısıyla Kuran'a uyan samimi müminler onda gördükleri bu üstün özellikleri değerlendirip, onu tanıyabilirler. Ancak bir nokta unutulmamalıdır ki, Hz. İsa'yı tanımak herkes için mümkün olmayabilir. Bu konu ile ilgili Bediüzzaman hazretleri şunları söylemektedir: "Hatta Hazret-i İsa Aleyhisselam'ın nuzulü dahi ve kendisi İsa Aleyhisselam olduğu, nur-u imanın dikkatiyle bilinir; herkes bilemez." (Şualar, s.487) demişlerdir.
Ve yine Bedüzzaman Hazretleri ’’ Evet her vakit semavattan melaikeleri yere gönderen ve bazı vakitte insan suretine vaz'eden ve ruhanîleri
âlem-i ervahtan gönderip beşer suretine temessül ettiren, hattâ ölmüş evliyaların çoklarının ervahlarını cesed-i misaliyle dünyaya gönderen bir Hakîm-i Zülcelal, Hazret-i İsa aleyhisselâm'ı,
İsa dinine ait en mühim bir hüsn-ü hâtimesi için, değil sema-i dünyada cesediyle bulunan ve hayatta olan Hazret-i İsa, belki âlem-i âhiretin en uzak köşesine gitseydi ve hakikaten ölseydi, yine şöyle bir netice-i azîme için ona yeniden cesed giydirip dünyaya göndermek, o Hakîm'in hikmetinden uzak değil belki onun hikmeti öyle iktiza ettiği için va'detmiş ve va'dettiği için
elbette gönderecek. (Mektubat, 15. Mektup, s. 56-57)

Bediüzzaman eserlerinde, Hz. İsa'nın imanın nuru ile tanınacağını söylemekle birlikte üzerinde ısrarla durduğu konu ise, Hz. İsa'yı herkesin tanıyamayacağı sadece ona yakın olan kişilerin ve imanda derinleşmiş olanların onu
tanıyabilecekleridir. ’'Hazret-i İsa aleyhisselam geldiği vakit, herkes onun hakiki İsa olduğunu bilmek lazım değildir. Onun mukarreb ve havassı, nur-u iman ile onu tanır. Yoksa bedahet derecesinde herkes onu tanımayacaktır.’’
(Mektubat, 15. Mektup, s. 56-57)
Üstad'ın sözlerinde haber verdiği gibi, Hz. İsa yeryüzüne ikinci kez gelişinde Kuran'la hükmedecek, Kuran'a tabi olacaktır. Hıristiyanlık ile Müslümanlık birleşerek dinsizlik akımına karşı Kuran ahlakını üstlenerek üstün geleceklerdir. Risale-i Nur'da bu konuyla ilgili aktarılanlar şöyledir: ’’Ahir zamanda Hazret-i İsa (as) gelecek, Şeriat-ı Muhammediye (ASM) ile amel edecek mealindeki hadisin sırrı şudur ki: Ahir zamanda felsefe-i tabiiyenin verdiği cereyan-ı küfriye ve inkar'ı uluhiyete karşı İsevilik dini tasaffi ederek ve hurafattan tecerrüd
edip İslamiyete inkılab edeceği bir sırada, nasıl ki İsevilik şahs-ı manevisi, vahy-i semavi kılıncıyla o müdhiş dinsizliğin şahs-ı manevisini öldürür; öyle de
Hazret-i İsa (as), İsevilik şahs-ı manevisini temsil ederek, dinsizliğin şahs-ı manevîsini temsil eden Deccal'ı öldürür.. yani inkar-ı uluhiyet fikrini öldürecek.’’ (Mektubat, s. 6)
Ve yine Hazret-i İsa asm. Hıristiyanlığı tüm batıl hurafelerden temizleyecek ve daha sonra da İslamiyete dönecektir. Böylece Hıristiyanlar ve Müslümanlar birlik olup, dünya üzerinde çok büyük bir güç oluşturacaklardır. Hz. İsa bu dinsiz sistemin bütününü yani inkarcı sistemleri tamamen yeryüzünden kaldıracaktır.Ve yine ’’
İşte böyle bir sırada, o cereyan pek kuvvetli göründüğü bir zamanda, Hazreti İsa (as)'ın şahsiyet-i maneviyesinden ibaret olan hakiki İsevilik dini zuhur edecek, yani rahmet-i ilahiyetinin semasından nuzul edecek ; hal-i hazır Hıristiyanlık dini o hakikata karşı tasaffi edecek, hurafattan ve tahrifattan sıyrılacak, hakaik-i İslamiye ile birleşecek ; manen Hıristiyanlık bir nevi İslamiyet'e inkilab edecektir.’’ (Mektubat, s. 53)...= Ve Kuran'a iktida ederek, o İsevilik şahsı manevisi tabi; ve İslamiyet, metbu makamında kalacak.
Din-i Hak, bu iltihak neticesinde azim bir kuvvet bulacaktır. Dinsizlik cereyanına karşı ayrı ayrı iken mağlub olan İsevilik ve İslamiyet ittihad neticesinde, dinsizlik cereyanına galebe edip dağıtacak istidadında iken ; âlem-i semavatta cism-i beşerîsiyle bulunan şahs-ı İsa (asm), o din-i hak cereyanının başına geçeceğini, bir Muhbir-i Sadık (Hz. Muhammed (sav)), bir Kadir-i Külli Şey'in va'dine istinad ederek haber vermiştir. Madem haber vermiş, haktır; madem Kadir-i Külli Şey' va'detmiş, elbette yapacaktır. (Mektubat, s. 54)
Ve yineşualar adlı risalesinde, Üstad, Şahs-ı İsa (asm)'ın kılıncı ve maktul olan şahs-ı Deccal'in, teşkil ettiği dehşetli maddiyunluk ve dinsizlik azametli heykeli ve şahs-ı manevisini mahvedecek ancak İsevi ruhanileridir ki ; o ruhaniler, din-i İsevi'nin hakikatini hakikat-i İslamiye ile mezcederek o kuvvetle onu dağıtacak, manen öldürecek... (Şualar, s. 493)
Risale-i Nur külliyatında Hz. İsa.(asm) ile Hz. Mehd(asm)’ın şahsen gelecekleri hakkında daha onlarca tenbih ve örnek bulmak mümkündür. Evet Bediüzzaman Hakkın karşısında batılın yani deccaliyetin yıkılmasının, 1981-1991’lerde başlayıp tam anlamıyla dağıtılıp susturulmasınında 2001-2010’lu yıllarda olacağına işaret ediyor. Evet yukarıda okuduğunuz gibi bu galibiyetin, Hıristiyan.! yani İsevi ruhanileri ile gerçekleşeceğini bildiriyor. Ve bu, Avrupa Birliği’ne üyeliğimizin gerçekleşmesinin son tarihi olsa gerek diyede tahmin edilebilir , yani bir yönüyle (2008) veya (2010-12)yılları, Hıristiyan ruhanileri ve siyasilerinin, İslam ülkeleri ve şu anda olmayan İslam birliği üzerinde kara dinsizlik ve deccaliyet fikirlerini yıkıp Hakikat-ı Muhammedi’yi İsevi’lik dini ile birleştirip dünya üzerinde çok büyük bir güç oluşturarak vede birlik ve beraberliği sağlayarak en fazla 2012 yılında dünyaya barış ve mutluluğu getirecekler. Bu işlerde muhakkak’ki Hz.İSA vede Hz.MEHDİ.asm’ın görevidir. Kuran ve Hadis kaynaklarında’da bu önemli işleri onların başaracığı haber verilmektedir. Herkez bilmelidir'ki bu sürec, çoktan başlamıştır. Demekki bu iki muhteşem şahsın iş başında olduğu anlaşılıyor. Bilmelisinizki bir kurtarıcı beklemek, insanların vicdanlarının, kalplerinin ve'de akıllarının mahkum olduğunu gösterir, müminler hiçbir zaman böyle bir anlayış taşımamışlardır ve taşımazlar, fakat bu durum yani bu şahısların gelmesi onları beklemek değildir, böyle algılanmamalıdır çünkü bu muhteşem şahıslar Kuran’ın ve hadis-i şeriflerin, ahirzamanda mutlaka geleceğini haber verdikleri kutsal zatlardır, yani peygamberdir. Hz.İsa ve Hz.Mehdi.asm’ın gelmiş olması, ahirzaman müslümanları için sevinç ve mutluluk sebebidir, çünki Allah.cc vadetmiştir.

Subhaneke la ilmelena illa ma allemtena, inneke entel alimül hakim, ve ahiri davaühüm enil hamdü lillahi rabbil alemin.

Her kim göksel egemenlikle ilgili sözü işitir anlamazsa, şeytan gelir onun yüreğine ekileni söker götürür. (Matta;18)

Göklerin egemenliği tarlada saklanmış bir hazineye benzer. Bunu bulan adam yine saklamış, sevinç içinde gitmiş, varını yoğunu satıp o tarlayı satın almış. (matta;44).

Subhanallahi Azizül Hakim, Subhanallahi Ganiyyül Hamid - (08/08/2005)

ŞİİR::;

Sen dediğime aldırma, sen bendesin bu bende,
Ezel ebed sır gibi, bende-i be-deninde.
Bedendemi ruh bilemem, bedenmi ruh içinde
Ney’e baksam farketmez, sen varsın an evinde.
İki yüzlü değilim’ki, sana yalan söyleyemem
Yerler gökler göz oldukça sözlerimi gizleyemem.
Kainatsa kitap kitapsa din, be-bendemi bilince
Nedir ispat, nedir ilim, göz kalb’te belirince.
İnsan melek cin olsa, ne farkeder kanda’sın,
Hal bu hal sen sevdirdin, her halinle canda’sın.
An-ı sin’dedir alem son nefeste söz olur,
Hesap tamam olunca, söz dirilir göz olur.
Verilen tekbir sözdür o’da kalb’teki gözdür,
Görülen tekbir gözdür, o göz alemlere özdür.

İNSHU – S.Öztaş